CÂFER-I SÂDIK (K.S.)
Ehl-i beytten ve meshûr velîlerden. Islâm âlimlerinin gözbebeklerinden olup, seyyid ve oniki imâmin altincisi. Hazret-i Ali'nin torunlarindan.
Eshâb-i kirâmi görmekle sereflenen Tâbiîn devrinin yükseklerinden ve evliyânin büyüklerinden olup, tasavvufda büyük rehberlerden olan ve kendilerine silsile-i aliyye denilen Naksibendiyye yolu âlimlerinin dördüncüsüdür. Ismi Câfer-i Sâdik bin Muhammed Bâkir bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib, künyesi Ebû Abdullah'dir. Tâhir, Fâdil gibi lakablari vardir. En meshûr lakabi, "Sâdik"tir. Babasi Muhammed Bâkir, Annesi Ümmü Ferve'dir. Annesinin babasi Kâsim, onun babasi Muhammed ve onun babasi da hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk'tir. Annesinin annesi, Abdurrahmân bin Ebû Bekr'in kizi Esmâ'dir. 702 (H.83) senesinin Rebîul-evvel ayinin on yedisinde Pazartesi günü Medîne-i münevverede dogdu. 765 (H.148) senesi Recep ayinin on besinde Pazartesi günü Mekke'de vefât etti. Kabri, Cennet-ül-Bâkî'de olup, babasi ve dedesi yanindadir.
Imâmligi, yâni tasavvufta, Kur'ân-i kerîmin mânevî hükümlerini kalblere yerlestirme vazîfesi, feyz vermesi otuz dört sene sürmüstür.
Câfer-i Sâdik hazretleri, temiz ve yüksek bir neseb ve soya sâhip oldugu gibi, güzel yüzlü ve tatli dilliydi. Bedeni sanki nûr saçiyordu. Yüzünün renginde beyaz ve kirmizi karismis olup, tatli bir çehresi vardi. Kuvvetli ve orta boylu idi. Kisa ve sisman degildi, saçi kumrala yakindi. Hazret-i Ali (r.a)'ye çok benzerdi. On evlâdi olup, yedisi erkek, üçü kiz idi. Ogullari: Mûsâ Kâzim, Ishak, Muhammed, Ismâil, Abdullah, Abbâs ve Ali'dir. Evlâtlarinin hepsi zamâninin süsü, âlimi ve üstünlerinden olup, evliyânin rehberiydiler. Mûsâ Kâzim, oniki imâmin yedincisidir.
Imâm-i Câfer, ilmi, oniki imâmdan besincisi olan babasi Muhammed Bâkir'dan ögrendi. Ilim ve fazîlette zamâninin bir tânesi oldu. Bütün din bilgilerinde oldugu gibi, zamâninin bütün fen ilimlerinde de söz sâhibiydi. Yetistirdigi talebeler, cebir ve kimyâ ilimlerinde çesitli kesifler yapmislar, bu ilimlerin temel sistematigini kurmuslardir. Fizik ve kimyâ ilimlerinin konusunu teskil eden madde ve onlar üzerindeki bilgisi, o kadar çoktu ki, bu hususlarda zamâninda yasayan herkese akil-ilim hocaligi yapardi. Kimyânin babasi sayilan Câbir de, Câfer-i Sâdik'in talebesidir. Imâm-i Câfer'in en meshûr talebesi, Hanefî mezhebinin kurucusu ve Ehl-i sünnetin reisi olan Imâm-i A'zâm Ebû Hanife Nu'man bin Sâbit'tir. Imâm-i A'zâm, Câfer-i Sâdik'in derslerine ve sohbetlerine iki sene devâm ederek, o gizli ve âsikâr mârifet kaynagindan ilim ve evliyâlik yolunda çok istifâde etti. Imâm-i A'zâm, onun huzûrunda kavustugu yüksek mertebeleri anlatmak için; "O iki sene olmasaydi, Nûman helâk olmustu." buyurmustur. Imâm-i A'zâm bu sözü ile hocasi Câfer-i Sâdik hazretlerinin büyüklügünü, kiymetini, kavustugu yüksek dereceleri anlatmak istemistir.
Kalbi, bütün kötü huylardan temizleyip, Allahü teâlâya kavusmak için lâzim gelen mârifetleri, ibâdet ve isleri ögreten tasavvuf yollarinin çesitli isimler almasi, baska baska olduklarini göstermez. Ayni mürsidin yol göstericinin talebeleri, birbirlerini tanimak ve hocalari, mürsidleri ile ögünmek için bulunduklari yola, onlarin isimlerini vermislerdir. Hazret-i Ebû Bekir (r.a) vâsitasi ile gelen yolda zikr-i hafî yâni sessiz zikir yapilmis olup, hazret-i Ali (r.a) vâsitasi ile gelen yolda da zikr-i cehrî yâni yüksek sesle zikir yapilmistir. Bütün tasavvuf yollari, Imâm-i Câfer-i Sâdik hazretlerinde birlesmektedir. Imâm-i Câfer-i Sâdik, iki yoldan Resûlullah (s.a.v)'a baglidir. Birisi babalarinin yolu olup, hazret-i Ali (r.a) vâsitasi ile Resûlullah (s.a.v)'a baglidir. Bu yola vilâyet yolu denir. Ikincisi anasinin babalarinin yolu olup hazret-i Ebû Bekir (r.a) vâsitasi ile Resûlullah (s.a.v)'a baglanmaktadir. Bu yola da Nübüvvet yolu denir. Imâm-i Câfer-i Sâdik, hem ana tarafindan Ebû Bekr-i Siddîk (r.a) soyundan, hem de, onun vâsitasi ile Resûlullah (s.a.v)'tan feyiz almis oldugu için; "Ebû Bekr-i Siddîk (r.a), beni iki hayâta kavusturmustur." buyurdu. Câfer-i Sâdik hazretleri, Resûlullah (s.a.v)'tan gelen Peygamberlik, nübüvvet üstünlüklerine hazret-i Ebû Bekir (r.a), Selmân-i Fârisî (r.a) ve Kâsim bin Muhammed bin Ebû Bekir silsilesi ile kavusmustur. Evliyâlik, vilâyet üstünlüklerine de, hazret-i Ali (r.a), hazret-i Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a), Zeynelâbidîn ve babasi Muhammed Bâkir yolu ile kavusmustur. Imâm-i Câfer-i Sâdik'ta bulunan bu iki feyiz ve mârifet yolu, birbirleri ile karismis degildir. Imâm hazretlerinden, Ahrâriyye büyüklerine, hazret-i Ebû Bekir (r.a) yolu ile, öteki silsilelere ise, hazret-i Ali (r.a) yolu ile feyz gelmektedir.
Imâm-i Câfer-i Sâdik'in ilimde, mârifette, zühd, takvâ, kanâat ve bütün güzel ahlâktaki üstünlügünü, büyüklügünü duymayan kalmamistir. Büyükler gibi çocuklar arasinda da meshûr olmustur. Hikmetli sözleri ve menkibeleri ile ibret dolu hayat olaylari her yere yayilmis, kitaplara yazilmistir. Onun büyüklügü bâzi eserlerde söyle anlatilmaktadir.
Câfer-i Sâdik; Muhammed aleyhisselâmin milletinin, dîninin sultani, peygamberlik kemâlâtinin, üstünlüklerinin bürhâni, delili, senedi, hakîkatlarin âlimi, evliyânin gönüllerinin meyvasi, Resûlullah'in sallallahü aleyhi ve sellem vârisi, âriflerin, Hak âsiklarinin serveri, önderi idi. Zevk, ask sâhiplerinin rehberiydi. Tefsîr ilminde esi yoktu. Namazda kendinden geçip düstügü olurdu. Mütevâzi yâni çok alçak gönüllü idi. Kimseyi incitmezdi. Her mümini kendisinden daha kiymetli bilirdi. Bir gün kölelerini çagirdi. Onlara dedi ki:
"Geliniz, sizinle sözleselim. Kiyâmet günü içinizden hanginiz kurtulursa, onun digerlerine sefâatçi olmasi için birbirimize söz verelim!"
Onlar; "Ey Allahü teâlânin Resûlü (s.a.v)'nün evlâdi! Sizin bizim sefâatimiza ihtiyâciniz yoktur. Dedeniz Muhammed aleyhisselâm, bütün insanlarin ve cinlerin sefâatçisidir." dediler. "Ben bu amellerimle, islerimle yarin kiyâmet gününde ceddimin yüzüne bakmaya utanirim." buyurdu.
Tasavvuf ilimlerinde yüksek mârifetlere kavusmus olan ve bu bilgileri arzu edenlere ögreterek onlara mürsidlik, rehberlik yapan Câfer-i Sâdik, kelâm, tefsîr, hadîs ve diger din ilimlerinde de yüksek derecelere ulasmistir. Bu ilimlerde kendisinin oldugu bildirilen eserler, risâleler sonradan yazilmistir. Din bilgisi üzerinde hiç kitap yazmadi. Kelâm ilminde, sapik îtikâd, inanç sâhibi olan Ehl-i bid'ate ve felsefecilere karsi verdigi saglam, vesikali cevaplar, bu hususta yazilan Ehl-i sünnetin kelâm kitaplarinda yer aldi.
Imâm-i Câfer-i Sâdik, hadîs ilminde sika güvenilir bir râvi olup, kendisinden pek çok hadîs-i serîf rivâyet edilmistir. Bu hadîs-i serîfleri, babasindan, o da kendi babasindan ve annesinden, Atâ bin Ebî Rebâh'dan ve Zührî gibi birçok râviden alip ögrenmis ve kendisinden de Süfyân-i Sevrî, Süfyân bin Uyeyne, Imâm-i A'zâm Ebû Hanîfe, Mâlik bin Enes, Ebû Eyyûb-i Sahtiyânî gibi büyükler hadîs-i serîf bildirmislerdir. Hadîs-i serîfler, Sahîh-i Buhârî'nin disinda kalan Kütüb-i Sitte'nin hepsinde yer alir. Hadîs ilminde, Imâm-i Sâfiî ve Yahyâ bin Muîn, onun sika, güvenilir oldugunu bildirmislerdir.
Imâm-i A'zâm Ebû Hanîfe, onun hakkinda; "Ondan daha fakih, fikih ilmini bilen kimse görmedim." buyurdu. Ebû Hâtem de, onun sika bir râvi oldugunu söylüyor. Sâlih bin Ebil-Esved, Imâm-i Câfer'in; "Beni kaybetmeden önce, her ilimden sorunuz. Benden sonra, size, benim gibi söyleyen birisini bulamazsiniz." buyurdugunu haber verdi. Her ilimde üstâd, her mârifette mâhirdi. Dogrulugu ve sadâkati o kadar çoktur ki, bundan dolayi kendisine "Sâdik" lakabi verildi.
Resûlullah'in sallallahü aleyhi ve sellem nûrlu yolunu, hiç degistirmeden, apaçik ve tam dogru olarak bugüne kadar ulastirmada, Ehl-i sünnet âlimlerinin hizmeti çok büyüktür. Bu büyük hizmet için, aralarinda vazîfe taksimi yapan bu âlimlerden îmân, inanç bilgilerini anlatip ögretenlere "Mütekellimîn" denildi. Ibâdetlerin ve islerin nasil olacagi, haram ve helâli, farzi, vâcibi ögreten âlimlere de "Fukahâ" dendi. Kalp ile yapilacak ve sakinilacak seyleri ögreten ilme "Tasavvuf" ve bu ilmin âlimlerine de "Mutasavvifîn" denildi. Iste Imâm-i Câfer hazretleri, bu üçüncü ilmi anlatti, ögretti. Kelâm ve fikih âlimlerinin ugrastigi sâhada ayrica kitap yazmadi. Yoksa bu bilgilerde de, bütün âlimlerin ve evliyânin üstâdi idi.
Üstün hallerinden ve menkibelerinden bir kismi söyledir:
Imâm-i Câfer hazretleri bir müddet halvet, yalnizlik hâlinde kalmis, evinden insanlar arasina çikmamisti. Evliyânin büyüklerinden Süfyân-i Sevrî evine gelip:
"Ey Resûlullah (s.a.v)'in torunu! Insanlar bereketli nefesinizden, faydali sohbetinizden mahrum kaldi. Niçin uzlete çekildiniz?" deyince, buyurdu ki:
"Simdi böyle gerekiyor. (Zaman bozuldu ve dostlar degisti). Sözümüzün hakîkati meydana çikti." ve su iki beyti okudu:
Geçen gün gibi geçip gitti, vefâ da, Insanlarin kimi hayâl, kimi ümit pesinde.
Dostluk, vefâ görünüste kaldi aralarinda, Fakat kalbleri akreplerle dolu gerçekte.
Zamânin hükümdari bir gece vezirine dedi ki: "Hemen git, Imâm-i Câfer'i buraya getir. Onu hemen öldürmek istiyorum."
Vezir: "Evinde oturmus, gece-gündüz ibâdetle mesgûl olan, devlet islerine karismayan bu kimseyi öldürmekten vazgeç!" dedi.
Hükümdâri bundan vazgeçirmek için epey dil döktü. Fakat iknâ edemedi. Mecbûren çagirmaya gitti. Vezir çagirmaya gidince, hükümdâr cellâtlara emir verdi.
"Imâm-i Câfer içeri girince, ben basimdan külâhimi çikardigim zaman hemen basini vuracaksiniz!"
Bir müddet sonra, Imâm-i Câfer-i Sâdik hazretleri içeri girdi. Hükümdâr bunu görünce, derhal ayaga kalkti. Büyük bir tevâzu ile onu karsiladi. Koltuguna oturttu. Kendisi edeple karsisina diz çöküp oturdu. Cellâtlar ve hizmetçiler sasirip kaldilar.
Hükümdar, Câfer-i Sâdik'a:
"Efendim, benden bir emriniz, isteginiz olursa hemen emredin, yapayim." dedi.
Câfer-i Sâdik hazretleri; "Senden bir ricâm yok. Beni bir daha yanina çagirma! Rabbime ibâdetten beni alikoyma, baska bir sey istemem." buyurup, gitmek üzere ayaga kalkti. Hükümdar, izzet ve ikrâmla onu ugurladi. Gittikten sonra vücûdunda bir titreme oldu, bayilip düstü. Kendine gelince, veziri sordu:
"Bu ne hâldir. Hani o zâti öldürtecektiniz?"
Hükümdar; "O içeri girince, yaninda büyük bir arslan gördüm. Lisân-i hâl ile bana; "Onu incitirsen seni parça parça ederim." diyordu. Bunu görünce ne yapacagimi sasirdim." dedi.
Süfyân-i Sevrî hazretleri, bir gün Câfer-i Sâdik'in evine gitti. Câfer-i Sâdik:
"Ey Süfyân! Sen, zaman zaman sultân ile görüsüyorsun. O seni ariyor, sen de ona gidiyorsun. Ben ise, mümkün mertebe sultandan uzak duruyorum. Zamânin hâli bunu îcâb ettiriyor. Yanimdan hemen çik, git!"
Süfyân-i Sevrî; "Bana bir hadîs-i serîf nakletmedikçe buradan ayrilmayacagim, ey Imâm! Senden nasihat alacak bir sey isitip gideyim." dedi.
Câfer-i Sâdik; "Çok sözün sana faydasi yoktur. Ben atalarimdan rivâyetle Resûlullah (s.a.v)'tan bildirilen su üç seyi sana anlatayim." dedi. Bu üç sey sudur:
Allahü teâlânin nîmetine kavusan ve bu nîmetin devamli olmasini isteyen kimse, Allah'a hamd ve sükrünü çogaltsin! Zîrâ Allahü teâlâ Kur'ân-i kerîmde Ibrâhim sûresi onuncu âyetinde meâlen; "Nîmetlerimin kiymetini bilir, emrettigim gibi kullanirsaniz, onlari arttiririm. Kiymetini bilmez, bunlari begenmezseniz, elinizden alir, siddetli azâb ederim." buyurdu.
Bir kimse, rizki azaldigi zaman çok tövbe ve istigfâr etsin! Zîrâ Allahü teâlâ Nuh sûresinde tövbe ve istigfâr edenlerin, günâhlarini bagislayacagini ve riziklarini arttiracagini vâd ediyor.
Bir kimse sultandan veya herhangi seyden sikinti görür ve bir belâya ugrarsa; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm." desin!
Bunun üzerine Süfyân-i Sevrî, Imâm-i Câfer'in elini tuttu ve ona dedi ki: "Hepsi, bu üçü müdür?" Câfer-i Sâdik; "Bunlari iyi anla! Allahü teâlâya yemin ederek söylüyorum ki, bunlari yaparsan çok ihsânlara, iyiliklere kavusursun." buyurdu.
Bir gün Câfer-i Sâdik'a sordular: "Allahü teâlâ, fâizi niçin haram kilmistir?"
Buyurdu ki: "Insanlarin birbirine iyilik yapmalari, ihsânda bulunmalari için, Allahü teâlâ onu haram etti. Fâiz haram olmasaydi, birbirine karsiliksiz iyilik yapan kalmazdi. Yapilan her iyiligin karsiligi olarak dünyâda menfaat bekleyen çok olurdu."
Imâm-i Câfer-i Sâdik hazretleri duâsi makbûl olanlardandi. Allahü teâlâdan birsey istediginde daha sözü bitmeden istegi verilirdi. Bir gün yalniz basina yolda gidiyordu. Kendisini sevenlerden biri de arkasindan yürüyordu. Bir ara Câfer-i Sâdik hazretleri;
"Yâ Rabbî! Elbisem yoktur, bana elbise gönder." buyurdu.
Âniden bir paket içinde elbise geldi. Arkadan tâkip eden zât evlerine kadar geldi.
Hazret-i Imâma;
"Yâ efendim siz duâ ederken ben de âmin dedim. Eski elbiselerinizi bana verin." dedi.
Bu söz Câfer-i Sâdik hazretlerinin hosuna gitti ve elbiselerini ona verdi.
Bir sahis, Imâm-i Câfer hazretlerinden, Allahü teâlânin kendisine çok mal verip, çok hac yapmasi için duâ buyurmasini istedi. O da; "Yâ Rabbî! Buna elli hac yapacak kadar mal ver!" diye duâ etti. O sahis elli hac yapti. Elli birinci hac için Cühfe denilen yerde gusül edecekti. Sel geldi ve orada vefât etti.
Hakem bin Abbâs-i Kelbî buyuruyor ki; "Benim Zeyd isminde bir amcam var idi. O, Câfer-i Sâdik hazretlerine çok îtirâzda bulunurdu. Bir gün bir hurma mevzuu açildi. Yine çok îtirâzda bulundu ve; Câfer-i Sâdik nerede, böyle isler nerede?" dedi. Câfer-i Sâdik'in bu sözden haberi oldu ve söyle buyurdu: "Yâ Zeyd-i Kelbî, eger böyle bir sey varsa, Allahü teâlâ sana, kelb büyüklügünde bir hayvan musallat etsin ki o hayvan seni helâk etsin."
Bir gün Zeyd bir yere giderken, yolda köpek büyüklügünde bir arslan saldirdi ve onu öldürüp cigerlerini söktü. Bu olaydan sonra kimse Câfer-i Sâdik'a îtirâzda bulunmadi.
Imâm-i Câfer-i Sâdik hazretleri, Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akip gelen ilmin ve feyzin çoklugu, akil ve dil ile anlatilamaz. Ince mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latîfeleri çok meshûrdur. Sayilamayacak kadar hikmetli sözleri vardir.
Buyurdular ki: "Bes kimsenin sohbetinden, yâni bes kimse ile berâber bulunmaktan sakin: Birincisi, yalan söyleyenden sakin. Çünkü ona dâimâ aldanirsin. Sana iyilik yapayim derken, kötülük yapar. Ikincisi, cimriden sakin. Üçüncüsü, ahmaktan yâni akli az olandan sakin. Çünkü en çok isine yariyacagi zaman, seni birakir. Dördüncüsü, kötü kalbli kimseden sakin. Çünkü isi bozulunca, seni harcar. Besincisi, fâsiktan yâni günâh islemekten utanmayan kimseden sakin! Çünkü, seni bir lokma ekmege satar."
"Bir mümin kardesine âit hos olmayan bir is duyarsan, birden yetmise kadar özür kapisini arastir. Bulamazsan belki benim anlamadigim bir özür kapisi vardir de ve kapa."
"Müslüman kardesinizden mânâsini anlamadiginiz bir söz duyarsaniz, iyiye yorunuz. Daha iyisi kâbil olmayacak kadar iyiye yorumlayiniz. Anlayamamaktan dolayi kendinizi ayiplayin."
"Bir hatâ islediginiz zaman istigfâr edin, hatâda isrâr helâk olmaya sebeptir. Bir kimse geçim darligi çekiyorsa istigfâra devam etsin."
"Mihnete sükretmeyen, nîmete sükretmez."
"Persembe günü ikindi vakti olunca, Allahü teâlâ, meleklerini gökten yere indirir. Meleklerin yaninda gümüsten sahifeler ve altindan kalemler vardir. Ertesi gün günes batincaya kadar Resûlullah'a okunan salevâti yazarlar."
Allahü teâlâ, dünyâya emretti ki: "Ey dünyâ, bana hizmet edene, sen de hizmetçi ol! Senin pesinden kosana da zahmet, sikinti ver!"
"Bu dört seyi, her serefli kimsenin yapmasi gerekir. Yapmamasi ona yakismaz:
1. Bulundugu meclise babasi gelirse ayaga kalkmak,
2. Misâfire hizmet etmek.
3. Yüz tâne hizmetçisi olsa, muhtâc olmadigi zaman binegine yardim istemeden binmek.
4. Ilim ögrendigi hocasina hizmet etmek."
"Bir kimse, sevdigi bir malinin elinde devamli kalmasini isterse, ona baktikça, "Mâsâallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (yâni, Allah'in diledigi olur, kuvvet O'nundur) desin!"
"Mali ve evlâdi çok olmasini isteyen, nebâtî, sebze yemek çok yesin!"
"Din âlimleri fakihler, sultanlarin, devlet adamlarinin kapisina gidip, onlara yaltaklanmadikça peygamberlerin vekilleridir."
"Namaz, her takvâ sâhibi için yakinliktir. Hac, her güçsüzün cihâdidir. Bedenin zekâti oruçtur. Amel, ibâdet, hayirli is yapmadan karsilik bekleyen, yaysiz ok atana benzer."
"Sadaka vererek rizkinizi çogaltiniz. Zekât vererek mallarinizi koruyunuz. Iktisâd eden, tasarrufa riâyet eden aldanmaz. Tedbirli, düzenli yasamak, geçimin yarisidir. Insanlarla iyi geçinmek, aklin yarisidir."
"Ana-babasini üzen, onlara isyân etmis olur. Musîbet zamâninda dizini döven, sevâbindan mahrûm olur. Allahü teâlâ sabri, musîbet mikdârinca indirir."
"Takvâdan, Allahü teâlâdan korkup haramlardan sakinmaktan daha üstün azik yoktur. Susmaktan güzel sey yoktur. Bilgisizlikten zararli düsman yoktur. Yalandan büyük hastalik yoktur."
"Iyilik üç seyle tamam olur:
1. O iyiligi yapmakta acele etmek. 2. Yaptigi iyiligi gözünde büyütmemek, dâimâ küçük görmek. 3. Iyiligi yaparken, gizlice yapmak."
"Günâhlara tövbe etmeyi geciktirmek, Allahü teâlâya karsi magrûr olmak, kibirli olmaktir."
"Uzun emel sâhibi olmak ve her seyi sonraya birakmak, perisanlik ve düsüncesizliktir."
"Allahü teâlânin yarattigi islere karismak, felâketine sebeb olur. Meselâ, Allah bana mal verseydi, hacca giderdim. Sihhat verseydi ibâdet ederdim... gibi sözler söylemek, kisinin helâkidir."
"Dört sey vardir ki, onlarin azi da çoktur:
1. Ates, 2. Düsmanlik, 3. Fakirlik, 4. Hastalik."
"Kiz evlâtlar, ana-babasi için hayir ve hasenâttirlar. Oglanlar ise, nîmettirler. Hasenât sâhibi olanlar sevap kazanir. Nîmetlerden ise hesâba çekilir, suâl sorulur."
"Bir kimse, kusûr, günah isledigi zaman utanmiyorsa, yaslandigi zaman pismanlik duyup kötü islerinden vazgeçmezse ve tenhâ bir yerde oldugu zaman Allahü teâlâdan korkmazsa, onda hayir yoktur."
"Üç sey vardir ki, müslümanlari çok aziz, serefli eder:
1. Kendisine zulüm edeni affetmek.
2. Kendisine bir sey vermeyene iyilikte bulunmak.
3. Kendisini aramayanlari, arayip hâllerini sormak."
Imâm-i Câfer-i Sâdik hazretlerinin, rivâyet ettigi hadîs-i serîflerden bâzilari sunlardir:
Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurdu ki:
"Allahü teâlânin hidâyete kavusturdugunu kimse saptiramaz. Allahü teâlânin hidâyet vermedigini, kimse hidâyete erdiremez. Sözlerin en iyisi, Allahü teâlânin kitâbidir. Yollarin en iyisi, Muhammed aleyhisselâmin gösterdigi yoldur. Islerin en kötüsü, bu yolda yapilan degisikliklerdir. Bid'atlerin hepsi, dalâlettir, sapikliktir."
"Ilim, hazînedir. Anahtari, sorup ögrenmektir. Ilmi isteyiniz ki, Allahü teâlâ size merhamet etsin. Ilim ögrenmekte dört kisiye sevap vardir. Talebeye, hocaya, dinleyenlere ve onlara icâbet edenlere."
Rivâyet ettigi hadîs-i kudsî'de: "Lâ ilâhe illallah kal'amdir. Bunu okuyan, kal'aya girmis olur. Kal'ama giren de, azâbimdan kurtulur." buyruldu.
Imâm-i Ahmed bin Hanbel hazretleri Müsned'inde buyuruyor ki: Cebrâilin Allahü teâlâdan naklen, Peygamber efendimize; "Lâ ilâhe illallah hisnî, men kâlehâ, dehale hisnî ve men dehale hisnî, emine min azâbî" seklindeki duâyi her kim rivâyet edenlerin isimleriyle, inanarak ihlâsla bir deliye veya hastaya okursa sifâ bulur.
NIÇIN HAKKIYLA YAPMADIN?
Bir gün devrin meshûr âlim ve zâhidlerinden Dâvûd-i Tâî, Câfer-i Sâdik'in yanina gelmisti. Ona dedi ki:
"Ey Peygamber (s.a.v) Efendimizin torunu! Bana bir nasîhat ver. Çünkü kalbim karardi. O da buyurdu ki: "Ey Dâvûd! Sen, zamanimizin en zâhidi, Allah'tan en çok korkanisin. Benim nasîhatima ne ihtiyâcin var?"
"Ey Resûlullah (s.a.v)'in torunu. Sizin bütün yaratilmislara üstünlügünüz var. O büyük Peygamber (s.a.v)`in kani damarlarinizda dolasmaktadir. Onun için herkese nasîhat vermeniz, üzerinize vâciptir, borçtur."
"Ey Dâvûd! Ben kiyâmet günü gelince, ceddim Muhammed aleyhisselâmin elimden yakalayip;
"Niçin bana hakkiyla uymadin?" demesinden korkuyorum. Bu isler, nesep, soy isi degil, ibâdet ve amel isidir. Dâvûd-i Tâî bu sözleri duyunca aglamaya basladi ve dedi ki:
"Yâ Rabbî! Onun varligi Peygamberlik soyundan meydana gelmistir. Sözleri yasayisi herkese senettir, delildir. Dedesi Resûl aleyhisselâm, annesi Betûl (Hazret-i Fâtima) oldugu halde, böyle düsünürse, Dâvûd da kim oluyor ki, yaptiklarinin bir kiymeti olsun!"
AHMAKLAR ARASINDA BULUNAN
Câfer-i Sâdik hazretlerinin, oglu Mûsâ Kâzim için olan nasîhati pek meshûrdur.
Ogluna buyurdu ki:
"Ey oglum, kendi rizkina râzi ol! Kendi rizkina râzi olan, kimseye muhtâc olmaz. Gözü baskasinin malinda olan, fakir olarak ölür. Allahü teâlânin taksim ettigi rizka râzi olmayan, O'nu kazâ ve kaderinde, diledigini yaratmakta töhmet altinda tutmustur. Kendi kusurlarini küçük gören, baskasininkilerini büyütmüs olur. Her zaman kendi kusurlarini büyük gör. Baskasinin gizli bir seyini açiga vuranin, evindeki gizli seyler herkesçe bilinir. Kardesi için kuyu kazan, o kuyuya kendisi düser. Ahmaklar arasinda bulunan horlanir, âlimler arasinda bulunan hürmet görür.
"Ey oglum, insanlara kizmaktan çok sakin, yoksa sana da kizarlar. Bos is ve söze karismaktan sakin, sonra asagilanirsin."
"Ey oglum, lehinde veya aleyhinde de olsa, hakki, dogruyu söyle! Böyle yaparsan herkes seninle istisâre eder danisir, fikrini alir."
"Ey oglum, arkadaslik yaptigin, ziyâretine gittigin kimse, iyi ahlâk sâhibi olsun, kötü ahlâki olanlarla arkadaslik etme, onlarla görüsme! Çünkü onlar, suyu olmayan çöl, dallari yesermeyen agaç, ot bitmeyen topraktirlar."
"Ey oglum, Allahü teâlânin kitâbini okuyucu, iyilikleri emredici, kötülügü nehyedici, sana gelmeyene sen gidici, seninle konusmayanla konusucu ol! Isteyene ver. Giybetten, koguculuktan sakin. Çünkü söz tasimak, insanlarin kalbinde düsmanligi arttirir. Insanlarin ayiplarini görme, insanlarin ayiplarini gören, onlarin hedefi olur."
1) Hilyet-ül-Evliyâ; c.3, s.192 2) Tezkiret-ül-Huffâz; c.1, s.166 3) Kâmûs-ul-A'lâm; c.3, s.820 4) Tabakât-i Ibn-i Sa'd, c.5, s.187 5) Vefeyât-ül-A'yân; c.1, s.327 6) Sezerât-üz-Zeheb; c.1, s.220 7) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.3, s.145 8) Islâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.2, s.145 9) Miftâh-us-Seâde; c.1, s.343, c.2, s.39, 202, 538, 549, c.3, s.94, 138, 140, 154, 300 10) El-A'lâm; c.2, s.126 11) Tam Ilmihâl Se'âdet-i Ebediyye; (48. Baski) s.1046 12) Fâideli Bilgiler; (3. Baski) s.42, 72, 156 13) Eshâb-i Kirâm; (7. Baski) s.111, 114, 319 14) Sevâhid-un-Nübüvve, cüz 7, s.11 15) Tabakât-i Sa'rânî; c.1, s.111 16) Sifat-üs-Safve; c.2, s.114, 117 17) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.25 18) Nûr-ul-Ebsâr; s.145 19) Islâm Târihi Ansiklopedisi; c.3, s.139
|