Genel Toplam :17648
Online Kullanıcı 4



PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) HAYATI


   Peygamber Efendimiz (S.A.V) Kureyş kabilesinin Haşimoğulları kolundandır. Babası Abdullahtır. Abdullahın babası Abdülmuttalib, annesi de Fatıma binti Amr’dır. Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’nin hakimi ve Arapların şeref itibariyle en üstün kabilesi olan Kureyş kabilesine mensuptu. Abdülmuttalibin alnında Hz. Muhammed (s.a.v) ın nuru parladığından Kureyş kavmi onunla bereketlenirdi. Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib, oğulları arasında en çok Abdullah’ı severdi.

Çünkü onun alnında Hz. Muhammed (s.a.v) ın nuru parlıyordu. Abdullah’ın güzelliği Mısır’a kadar şöhret bulmuştu. Alnındaki nur yüzünden iki yüze yakın kız, onunla evlenmek arzusu ile Mekke’ye gelmişti. Abdülmuttalib ise, Onu her yönüyle Ona denk olan bir kız ile evlendirmek istiyordu. Bunun için Beni Zühre kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menafın kızı Âmineyi oğlu Abdullaha istedi.

Vehb’in kızı Âmine; güzellik, ahlak ve nesep itibariyle Kureyş kızlarının en üstünü idi. Ayrıca soy bakımından Abdullah ile birkaç batın yukarıda birleşmekte idi. Abdülmuttalib, Vehb’in kızını oğlu Abdullaha isteyince Vehb şöyle dedi:

“Ey amcam oğlu, biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine’nin annesi bir rüya gördü. Anlattığına göre evimize bir nur girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyamda dedemiz İbrahimi gördüm. Bana; “Abdülmuttalibin oğlu Abdullahla kızın Âmine’nin nikahlarını ben kıydım. Onu sen de kabul et” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyanın tesiri altındayım. Acaba ne zaman gelecekler, diye merak ediyordum.”

Bu sözleri duyan Abdülmuttalib sevincinden (Allahü ekber! Allahü ekber!) diyerek tekbir getirdi. Nihayet oğlu Abdullahı Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi.
Abdullah, Âmine ile evlenince alnında parlayan nur, hanımına intikal etti. Türkiye’de ve birçok islam memleketlerinde, bir asırdan beri, Abdullahın evlendiği geceye, Regaib kandili ismini veriyorlar. Regaib gecesine böyle mana vermek doğru değildir. Resulullahın dokuz aydan önce dünyayı teşrif etmiş olduğunu bildirmek olur ki, bu da, noksanlık ve kusurdur. Her bakımdan, her insanın üstünde ve her bakımdan kusursuz olduğu gibi, Âmine validemizi “rahmetullahi teâlâ aleyha” nurlandırdığı zaman da, noksan ve kusurlu değildi. Bu zamanın noksan olması, tıp ilminde ayb ve kusur sayılmaktadır.

İslamiyetin ilk zamanlarında ve islamiyetten evvel, Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarında harp etmek haram idi. İslamiyetten evvel, arablar, Receb veya Muharrem aylarında harp edebilmek için, ayların yerini değiştirir, ileri veya geri alırlardı. Resulullah, hicretin onuncu senesinde, doksanbin müslüman ile veda haccı yaptığı zaman, (Ey Eshabım! Haccı tam zamanında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın yarattığı zamandaki gibidir!) buyurdu. (Rıyad-un-nasıhin)
Abdullahın evlendiği sene, ayların yeri değişik idi. Receb ayı, Cemazil-ahir yerinde idi. Yani bir ay ileride idi. O halde, nur-i Nübüvvetin, Âmine validemize intikali, şimdiki Cemazil-ahir ayındadır. Regaib gecesinde değildir.

Âmine validemizin Hz. Muhammed (s.a.v) me hamile olduğu sırada Kureyş kabilesinde büyük bir darlık, kıtlık ve pahalılık olmuştu. Kureyş çok sıkıntı içinde idi. Hz. Muhammed (s.a.v) ın ana rahmine düşmesiyle birlikte, Onun hürmetine Allahü teâlâ Kureyş kabilesinin bağ ve bahçelerine, mahsullerine öyle bereket verdi ki, hepsi zengin oldular. Araplar o seneye “Senet-ül feth ve’l ibtihac” yani sevinç ve bolluk yılı dediler. Âmine validemiz Sevgili Peygamberimize hamile iken kocası Abdullah ticaret için Şam’a gitmişti. Dönüşünde hastalanıp Medine’ye geldiği sırada dayılarının yanında vefat etti. Bu haber Mekke’de duyulunca çok büyük bir üzüntüye sebep oldu. Eshab-ı kiramdan Abdullah ibni Abbas şöyle bildirmiştir:
Peygamberimizin babası Abdullah, oğlu doğmadan önce vefat edince melekler; “Ey Rabbimiz, Resulün yetim kaldı” dediler. Allahü teâlâ da; “Onun koruyucusu ve yardımcısı benim” buyurdu.

Âmine validemiz şöyle anlatmıştır:
“Ben altı aylık hamile iken, bir gece rüyamda karşıma bir zat çıkıp dedi ki: “Ey Âmine, bilmiş ol ki, sen âlemlerin en hayırlısı olan kimseye hamile oldun. Doğurunca ismini Muhammed koy ve hâlini hiç kimseye açmayıp, gizli tut!” Bir rivayette ismini Ahmed koy, denilmiştir.
Hz. Muhammed (s.a.v) ın doğmasına iki ay kadar zaman varken Fil vakası meydana geldi. İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe’yi ziyaret etmesine engel olmak isteyen Yemen valisi Ebrehe, Bizans İmparatorunun da yardımıyla San’ada büyük bir kilise yaptırdı ve insanların burayı ziyaret etmelerini istedi. Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyaret etmekte olup, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç itibar etmediler. Hatta hakaret gözüyle baktılar. İçlerinden biri kiliseyi kirletti. Bu hadiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve bu maksatla bir ordu hazırlayıp Mekke üzerine yürüdü. Ebrehe’nin ordusunda önde yürütülen, zaferin kazanılmasında en büyük payı alacağı tahmin edilen bir fil vardı. Ebrehe Kâbe’ye saldırmaya başlayınca bu fil yere çöktü ve Kâbe yönünde yürümedi. Yönü Yemen’e çevrilince koşarak geri dönüyordu. Böylece Mekke’ye yaklaşıp hücum etmek istediği halde hücum edemeyen Ebrehe ve ordusu üzerine Allahü teâlâ ebabil (dağ kırlangıcı) denilen kuşlardan bir sürü gönderdi. Ebabil kuşlarının herbiri, biri ağzında ikisi de ayaklarında olmak üzere, nohut veya mercimek büyüklüğünde üçer taş taşıyorlardı. Bu taşları Ebrehe’nin ordusu üzerine bıraktılar. Taş isabet eden her asker, anında yere düşüp öldü. Ebrehe kaçmak istedi. Taşlardan ona da isabet edip, kaçtıkça etleri parça parça dökülerek öldü. Bu husus Kur’an-ı kerimde Fil suresinde bildirilmektedir. Böylece Kureyş kabilesi doğmak üzere olan Hz. Muhammed (s.a.v) ın hürmetine büyük bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Hz. Muhammed (s.a.v) ın geleceği Âdem aleyhisselamdan itibaren her peygambere ve ümmetlerine müjdelene gelmiş, doğması yaklaşınca da birçok haber ve müjdeler verilip alametler ortaya çıkmış, çeşitli hadiseler meydana gelmiştir.

Mevlid, müslümanların bayramı, neşe ve sevinç günüdür
Resul-i ekrem efendimiz, miladın 571 yılı nisan ayının yirmisine rastlayan, Rebiül-evvel ayının onikinci Pazartesi gecesi, sabaha karşı, Mekke-i mükerreme şehrinde dünyaya gelmiştir. O gün henüz güneş doğmadan âlem nur ile doldu. Âdem aleyhisselamdan beri babadan evlada intikal edegelen nur asıl sahibine ulaştı.
Dünyanın her tarafındaki müslümanlar, her sene, bu geceyi, mevlid kandili olarak kutlamaktadır.
Mevlid, doğum zamanı demektir. Rebiül-evvel, ilkbahar demektir. Peygamber efendimiz nübüvvetten sonra, her yıl, bu geceye ehemmiyet verirdi. Her Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştı. Bugün de, müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür.
Peygamber efendimizin dünyaya teşrifini yani doğumunu annesi Hz. Âmine şöyle anlatıyor:

“Doğum anı geldiğinde heybetli bir ses işittim. Ürpermeye başladım. Sonra beyaz bir kuş gördüm, gelip kanadı ile beni sığadı. O andan sonra bendeki korku ve ürpertiden eser kalmadı. Yanımda süt gibi beyaz bir kase şerbet gördüm. O şerbeti bana verdiler. O anda çok susamış idim. Verilen şerbeti içtim. Baldan tatlı ve soğuk idi. İçer içmez susuzluğum gitti. Sonra büyük bir nur gördüm, Evim o kadar nurlandı ki, o nurdan başka bir şey görmüyordum. O sırada çok hatun gördüm. Boyları uzun, yüzleri güneş gibi parlıyordu. Etrafımı sarıp, bana hizmet eden bu hatunlar, Abdü Menaf kabilesinin kızlarına benzerlerdi. Yine o sırada beyaz, uzun ve gökten yere uzanmış ipek bir kumaş gördüm. Dediler ki:

Onu insanların gözünden örtün. O anda bir grup kuş peyda oldu. Ağızları zümrütten, kanatları yakuttandı. Gümüş ibrikler tutarak havada duruyorlardı. Bana korku gelip terlemiştim, ter damlalarından misk kokusu yayılıyordu. O halde iken gözümden perdeyi kaldırdılar. Doğudan batıya kadar bütün yeryüzünü gördüm. Üç âlem (bayrak) dikildi. Onların biri meşrik (doğu), biri mağrib (batı) biri de Kâbe’nin üstünde idi. Etrafımda çok sayıda melekler toplandı. Yavrum doğar doğmaz, mübarek başını secdeye koydu ve şehadet parmağını kaldırdı. O anda gökten bir parça beyaz bulut indi. Onu kapladı. Bir ses işittim; “Onu mağribden meşrıka kadar her yerde gezdirin. Tâ ki cümle âlem onu, ismiyle, cismiyle ve sıfatıyla görsünler” diyordu. Sonra o bulut gözden kayboldu ve yavrumu bir beyaz yünlü kumaş içinde sarılı gördüm. Yine o sırada yüzleri güneş gibi parlayan üç kişi gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik, birinin elinde zümrütten bir leğen, birinin elinde de bir ipek vardı. İbrikten sanki misk damlıyordu. Yavrumu o leğenin içine koydular. Mübarek başını ve ayağını yıkadılar ve ipeğe sardılar. Sonra mübarek başına güzel koku sürüp, mübarek gözlerine sürme çektiler ve gözden kayboldular.”

Hz. Muhammed (s.a.v) ın doğduğu sırada Âmine validemizin yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifa Hatun, Osman bin Ebü’l-As’ın annesi Fatıma Hatun ve Peygamber efendimizin halası Safiyye Hatun vardı. Bunlar da gördükleri nuru ve diğer hadiseleri haber verdiler.

Şifa Hatun şöyle anlatıyor:
“Ben, o gece Âmine’nin yanında idim. Hz. Muhammed (s.a.v) ın doğar doğmaz dua ve niyaz ettiğini işittim. Gaibden; “Yerhamüke Rabbüke” diye söylendi. Sonra bir nur çıkıp o kadar ışık verdi ki, doğudan batıya kadar her yer göründü...” Bundan başka birçok hadiseye şahit olan Şifa Hatun; “Ne zaman ki, Ona peygamberlik verildi; hiç tereddüt etmeden ilk iman edenlerden biri de ben oldum” dedi.

Safiyye Hatun da şöyle anlatmıştır:
“Hz. Muhammed (s.a.v) doğduğu sırada her tarafı bir nur kapladı. Onu yıkamak istediğimde, “Biz Onu yıkadık” diye bir ses duydum. Onu henüz yenice sünnet olmuş ve göbeği kesilmiş olarak gördüm. Onu kundağa sararken sırtında bir mühür vardı, mührün üzerinde (La ilahe illallah Muhammedün Resulullah) yazılı idi. Mübarek başını secdeye koyup, hafif sesle bir şeyler söylüyordu, kulağımı mübarek ağzına yaklaştırdım; “Ümmeti, Ümmeti” (Ümmetim, ümmetim) diyordu. Sonra mübarek başını kaldırıp açık bir dille “La ilahe illallah, inni resulullah” dedi.

Resul-i ekrem efendimizin doğduğunu dedesi Abdülmuttalibe Kâbe’de Allah’a yalvarıp dua etmekteyken müjdelediler. Abdülmuttalib bu müjdeyi alınca çok sevinip Onu görmeye gitti ve; “Bu oğlumun şanı, şerefi çok yüce olacaktır” dedi. Sonra da Onun doğumunu kutlamak için doğumun yedinci gününde Mekke halkına üç gün ziyafet verdi. Ayrıca şehrin her mahallesinde develer keserek insan ve hayvanların istifade etmesi için bıraktı. Ziyafet sırasında çocuğa hangi ismi koydun diyenlere Muhammed ismini verdim dedi. Neden atalarından birinin ismini vermedin diyenlere; “Allah’ın ve insanların Onu methetmelerini, övmelerini istediğim için” cevabını verdi. Annesi de Ahmed ismini koydu.
Hz. Muhammed (s.a.v) doğduğu sırada ve doğduktan sonra pek çok hadise meydana geldi:
“Haberiniz olsun Ahmed bu gece dünyaya geldi”

Hz. Muhammed (s.a.v)in dünyaya geldiği gece bir yıldız doğdu. Bunu gören Yahudi bilginleri Hz. Muhammed (s.a.v)in doğduğunu anladılar. Eshab-ı kiramdan Hassan bin Sabit anlatır: “Ben sekiz yaşında idim. Bir sabah vakti Yahudinin biri, hey Yahudiler! diye çığlık atarak koşuyordu. Yahudiler ne var, ne yırtınıyorsun diyerek yanına toplanınca şöyle söyledi: “Haberiniz olsun Ahmedin yıldızı bu gece doğdu! Ahmed bu gece dünyaya geldi...”

Doğduğu gece Kâbe’deki putlar yüz üstü yere yıkıldı
Hz. Muhammed (s.a.v) doğduğu gece Kâbe’deki putlar yüz üstü yere yıkıldı. Urvetübni Zübeyr rivayet eder: “Kureyşten bir cemaatin bir putu vardı. Yılda bir defa onu tavaf ederler, develer kesip şarap içerlerdi. Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine kapandı. Bu hâl üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine etrafına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir ses işitildi: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların korkudan kalbleri titredi.”
Bu hadise tam Hz. Muhammed (s.a.v)in doğduğu geceye rastlıyordu.

Kisranın sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı
Medayin şehrindeki İran Kisrasının sarayının on dört kulesi (burcu) yıkıldı. O gece gürültüyle ve dehşetle uyanan Kisra ve halkı yine kendilerinden bazı ileri gelenlerin gördükleri korkunç rüyaları tabir ettirdiklerinde bunun büyük bir şeye alamet olduğunu anladılar.

Mecusilerin bin yıldan beri yanan ateş yığınları aniden söndü
Yine o gece Mecusilerin yani ateşe tapanların bin yıldan beri yanmakta olan kocaman ateş yığınları aniden söndü. Ateşin söndüğü tarihi not ettiler. Kisranın sarayından burçların yıkıldığı geceye isabet ediyordu.

Mukaddes sayılan Save Gölü, bir anda, kuruyuverdi
O zaman insanların mukaddes saydıkları Save Gölü de yine o gece bir anda suyu çekilip, kuruyuverdi.

Kurumuş Semave nehri akmaya başladı
Şam tarafında bin yıldan beri suyu akmayan ve kurumuş olan Semave Nehrinin vadisi de, o gece, su ile dolup taşarak akmaya başladı.
Hz. Muhammed (s.a.v)in doğduğu gece ve daha sonra o zamana kadar görülmemiş bu hadiselerden başka pek çok hadise vuku buldu, bunların hepsi son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)in dünyayı teşrif ettiğine işaret olmuştur.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) İSİM VE KÜNYELERİ




Peygamber efendimizin en çok söylenilen ismi “Muhammed” sallallahü aleyhi ve sellemdir. Bu isim, Kur’an-ı kerimde Al-i İmran suresi 144. âyette, Ahzab suresi 40. âyette, Fetih suresi 29. âyette ve Muhammed suresi 22. âyetinde olmak üzere dört defa geçmektedir. Saf suresi 6. âyetinde ise İsa aleyhisselamın ümmetine Ahmed ismiyle haber verdiği bildirilmektedir.
Kur’an-ı kerimde Muhammed ve Ahmed isminden başka, Resul, Nebi, Şahid, Beşir, Nezir, Mübeşşir, Münzir, Da’i-i ilallah, Sıracen Münir, Rauf, Rahim, Musaddık, Müzekkir, Müdessir, Abdullah, Kerim, Hak, Mübin, Nur, Hatemün-Nebiyyin, Rahmet, Ni’met, Hadi, Taha, Yasin... diye anılmıştır.

Bundan başka yine bazıları Kur’an-ı kerimde ve bazıları da hadis-i şeriflerde bir kısmı da daha önceki peygamberlere gönderilen mukaddes kitaplarda geçmiştir. Daha önceki peygamberlere indirilen kitaplarda geçen isimlerin çoğu, sıfat olup, mecazen isim sayılan kelimelerdendir. Bunlardan bazıları da şöyledir: Dahuk, Hamyata, Ahid, Paraklit, Mazmaz, Müşaffah, Münhamenna, Muhtar, Ruhul-Hak, Mukimüssünneh, Mukaddes, Hırz-ul-Ümmiyyin, Malum... Peygamber efendimizin ismi İncil’de “Ahmed” (Paraklit), Tevrat’ta ise “Münhamenna” olarak geçmiş olup, Süryanicede Muhammed ismi karşılığıdır. İncil’de Peygamber efendimizin geleceği müjdelenip Paraklit kelimesiyle de ifade edilmiştir ki, Ahmed ve Muhammed manasınadır. İncil tahrif edilince bu kelimeler kasten değiştirilmiştir.

Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde ise Mahi, Haşir, Akıb, Mükaffı, Nebüyyür-rahme, Nebiyyüt-Tevbe, Nebüyy-ü Melahim, Kattal, Mütevekkil, Fatih, Hatem, Mustafa, Ümmi, Kusem (her hayrı kendinde toplayan) isimleri geçmektedir. Bir hadis-i şerifte Sevgili Peygamberimiz; “Bana mahsus beş isim vardır: “Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im, ben Mahi’yim ki, Allah benimle küfrü yok eder. Ben, Haşir’im ki halk, kıyamet günü benim izimce haşrolunacaktır. Ben, Akıb’ım ki benden sonra peygamber yoktur” buyurdu.

Peygamber efendimizin Hz.Hatice validemizden doğan ve küçük yaşta vefat eden oğlu Kasım’dan dolayı kendisine Ebü’l-Kasım künyesi verilmiştir. Yine peygamberliği bildirilmeden önce Ondaki doğruluk, itimat, emin, güvenilir olması gibi sayılamayacak kadar üstün meziyetlerden dolayı Kureyş kabilesi ona El-Emin ismini vermiştir.

Fahr-i âlem efendimizin isimleri, hâlleri, Tevratta ve İncilde yazılı idi. Yahudi ve hıristiyanlar, teşrif etmesini bekliyordu. Fakat, kendi cinslerinden gelmeyip, arabdan geldiği için bazıları kıskandı, inkâr etti. Halbuki, birçok âlimleri ve akıllıları, insaf edip müslüman oldu. Onun peygamber olduğuna inanmamak, Onun büyüklüğünü, üstünlüğünü anlamamak, Onun kıymetini, şerefini azaltmaz. Allahü teâlâ, (İnşirah) suresinde, (Senin zikrini yükselttim), kendi ismimin yanında olarak, her yerde söylenir buyurdu. (İnşirah) suresindeki bu âyet-i kerime için İbni Ata hazretleri, (Senin zikrini kendi zikrim kıldım, seni zikreden beni zikretmiş olur. İmanın sahih olması için benim zikrimin seninkiyle beraber olmasını sağladım) manasına geldiğini bildiriyor. Katade hazretleri de bu âyet-i kerimeyi açıklarken buyuruyor ki: (Hak teâlâ, Fahr-i âlemin zikrini dünya ve ahirette yükseltmiştir. Namaz kılan herkes, "Eşhedü" diyerek Allah’a ve Resulullaha şehadet getirmektedir.)

Yeryüzünde, bir derece batıya gidildiğinde, namaz vakitleri dört dakika sonra başladığı için, dünyanın her yerindeki müslümanlar, her günün her dakikasında ezan okumakta, Onun mübarek ismi, her yerde her an, saygı ve sevgi ile söylenmektedir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Cennette hiç bir ağaç yoktur ki, yaprakları üzerinde "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" yazılı olmasın!) [Ebu Nuaym]
(Arş üzerinde, Cennette ve oralarda bulunan her şeyin üzerinde benim ismim vardır.) [İbni Asakir]
(Göklerden geçerken, "Muhammed Resulullah" olarak ismimi gördüm.) [Bezzar]

Bir kimse, her işinde, Resulullahın dinini kabul etmezse mümin olmaz. Onu, kendi canından çok sevmezse, imanı tamam olmaz.
Bütün insanların ve cinnilerin Peygamberidir. Her asırda yaşayan her milletin Ona uyması vaciptir. Her müminin, Onun dinine yardım etmesi, Onun ahlakı ile huylanması, Onun mübarek ismini çok söylemesi, ismini söylediğinde ve işittiğinde, saygı ile ve sevgi ile salat-ü selam getirmesi, mübarek cemalini görmeye aşık olması, Onun getirdiği Kur’an-ı kerimi ve islamiyeti sevmesi ve hürmet etmesi lazımdır. (Mir’at-i kâinat)da diyor ki, (Cahiller ve tembeller, [aleyhisselam, sallallahü aleyhi ve sellem gibi yazmayıp bunun] yerine [a.s. gibi s.a.v. gibi] birkaç harf yazıyor. Bu doğru değildir. Çok sakınmalıdır.)

“Ey iman edenler, siz de salat edin!”
Resul-i ekrem efendimizin ismini söyleyince, işitince, yazarken ve okurken Ona salevat getirmek hürmete ve sevap kazanmaya sebep olmaktadır.
[Salevat, salat kelimesinin çoğuludur. Salat, dua demektir. Peygamber efendimiz için yapılan dualara salevat getirmek denir. Kur'an-ı kerimde, (Allah ve melekleri, Resule salat ediyor. Ey iman edenler, siz de salat edin) buyuruluyor. (Ahzab 56) Hadis-i şerifte de, (Bana bir salat getirene, Allah ve melekleri 70 salat getirir) buyuruldu. (İ.Ahmed)
Allah’ın salat etmesi rahmet, meleklerinki dua, müminlerinki ise Onun şefaatini taleptir.

İbni Abidin hazretleri, (Her müslümanın ömründe bir defa salevat getirmesi farz, Resulullahın ismini her söyleyince, işitince, okuyunca, yazınca, bir defa söylemesi vacip, tekrar etmesi müstehaptır) buyuruyor. (R.Muhtar)

Salevat kısaca, Allahümme salli ala Muhammed ve ala âli Muhammed demektir. Peygamber efendimizin ismi anılınca, aleyhisselam veya aleyhissalatü vesselam yahut sallallahü aleyhi ve sellem demekle de peygamber efendimize dua edilmiş, salevat getirilmiş olur.
Namazda Ettehiyyatüden sonra okuduğumuz Salli Barikler de salevattır. Salevat-ı şerife okumanın fazileti büyüktür.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) [Tirmizi]
(Kıyamette bana en yakın olan, en çok salevat getirendir.) [Tirmizi]
(Sabah-akşam on salevat getiren, kıyamette şefaatime kavuşur.) [Taberani]
(Cuma günleri bana 80 salevat okuyanın 80 yıllık günahı affolur.) [Şir’a]

(Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) [Beyheki]
(Günde yüz salevat okuyan, kıyamette şehidlerle beraber olur.) [Taberani]
(Günde bin salevat okuyan, Cennetteki yerini görmeden ölmez.) [İbni Şahin]
(Dua perdelidir. Bana salevat getirilince, perdeler yırtılır, dua kabul olur.) [Taberani]
(Bana çok salevat getirenin dertleri gider, günahları affolur.) [Tirmizi]

(Söyleyeceğini unutan, hatırlamak için bana salat-ü selam getirsin!) [İbni Sünni]
(Bana bir salevat getirene Allahü teâlâ, on rahmet ihsan eder, on günahını yok eder ve derecesini on kat yükseltir.) [Nesai]
(İsmim anılınca, salevat okumayan, cimrilerin cimrisidir.) [Tirmizi]
(Salevat sizin için zekattır.) [I.Hibban] [Burada zekat, temizlik, günahların affıdır.]

Peygamber efendimiz, (Cuma günleri bana çok salevat okuyun! Bunlar, bana bildirilir) buyurdu. Öldükten sonra da bildirilir mi denilince buyurdu ki: (Toprak, peygamberlerin vücudunu çürütmez. Bir mümin salevat okuyunca, bir melek bana haber verir, "Falan oğlu filan, sana selam söyledi" der.) [İbni Mace]
(Bana salevat okuyana, melekler salat okur. Salevata devam edene, melekler de ona salat okumaya devam eder. Artık isteyen az, isteyen çok salevat okusun!) [I.Mace]
Bir kitap yazmaya veya vaaza başlarken Allahü teâlâya hamd ve Resulüne salevat getirmelidir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kim, kitabına ismimi yazdıktan sonra, bana salat ve selam da yazarsa, ismim o kitapta kaldığı müddetçe, melaike, o kimse için istiğfar eder.) [Taberani]
(Beni sözünüzün başında, ortasında ve sonunda anın!) [I.Neccar]
(Allah’ı zikretmeden ve Resulüne salevat getirmeden, toplanıp dağılmak, leşten dağılmak gibidir.) [I.Ahmed]

Babamın kararmış yüzü nurlandı
Süfyan-ı Sevri hazretleri anlatır:
Kâbe’yi tavaf ederken, her adımda salevat okuyan birini gördüm. Ona (Sen gerekli duaları bırakıp hep salevat okuyorsun. Her yerde okunacak dua var) dedim. Sen kimsin dedi. Ben de kendimi tanıttım. (Sen avamdan değilsin, âlimsin, sana anlatayım) diyerek başladı:

Babamla Beytullaha gitmek üzere yola çıkmıştık. Yolda babam hastalandı. Onu tedavi etmek için epey uğraştıysam da babam vefat etti. Baktım, ölünce yüzü karardı. Yüzünü kapattım. Yanında uyuya kalmışım. Rüyamda öyle bir zat gördüm ki, ondan daha güzel yüzlü hiç kimse görmemiştim. Çok güzel kokuyordu. Babamın yanına geldi. Yüzündeki örtüyü kaldırıp elini babamın yüzüne sürdü. Babamın siyah yüzü nurlandı, bembeyaz oldu. Bu zata kim olduğunu sorunca, (Ben Resulullahım. Baban, ömrünü boşa harcadı. Fakat bana çok salevat okurdu, şimdi sıkıntıda olduğunu bildirdiler, kendisi de benden yardım istedi. Çok salevat okuyan mümine ben elbette yardım ederim) buyurdu. Uyanınca babamın yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. İşte bu yüzden her yerde Peygamber efendimize çok salevat okuyorum.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) ÇOCUKLUK DÖNEMİ




Sevgili Peygamberimiz doğduktan sonra dokuz gün kadar annesi Hz. Âmine tarafından emzirildi. Sonra Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe Hatun onu günlerce emzirdi. O zaman Mekke halkının çocuklarını bir süt annesine vermeleri âdetti.

Mekke’nin havası çok sıcak olduğundan, çocukları havası iyi, suyu tatlı olan civar yerlerdeki yaylalara gönderirler, çocuklar bir müddet oralarda, verildikleri süt annelerinin yanında kalırlardı. Her sene bu maksatla Mekke’ye birçok süt anaları gelir, birer çocuk alıp giderlerdi. Çocukları büyütüp teslim edince de çok ücret ve hediyeler alırlardı.

Peygamber efendimizin doğduğu sene de yaylalarda yaşayan Beni Sad kabilesinden birçok süt anne Mekke’ye gelip herbiri emzirmek üzere birer çocuk almıştı. Beni Sad kabilesi Mekke civarındaki kabileler arasında şerefte, cömertlikte mertlik ve tevazuda ve Arapçayı düzgün konuşmakta meşhur olduğundan Kureyş kabilesinin ileri gelenleri çocuklarını, daha çok, bu kabileye vermek isterlerdi. O sene Beni Sad kabilesinin yurdunda şiddetli bir kuraklık ve kıtlık olduğundan ücretle çocuk emzirip sıkıntılarını gidermek üzere, her senekinden daha çok süt annesi Mekke’ye gelmişti. Bilhassa zengin ailelerin çocuklarını alıyorlardı. Gelen kadınların herbiri birer çocuk almışlardı. Peygamber efendimiz yetim olduğu için fazla ücret alamama düşüncesiyle, henüz Ona talip olan çıkmamıştı. Gelen kadınlar içinde iffeti, temizliği, hilmi (yumuşaklığı), hayası ve yüksek ahlakıyla tanınmış Hâlime hatun da vardı. Binek hayvanları zayıf olduğu için Mekke’ye ötekilerden geç gelmişti. Kocası ile Mekke’de dolaşarak zengin ailelerin çocuklarının alınmış olduğunu görmüşler, eli boş dönmemek için bir çocuk aramaya başlamışlardı. Nihayet görünüşü ile hürmet celbeden, siması çok sevimli bir zat ile karşılaştılar. Bu, Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib idi. Onunla torununu almak üzere anlaştılar. Abdülmuttalib, Hâlime hatunu Âmine validemizin evine götürdü.

Hâlime hatun şöyle anlatır:
“Çocuğun baş ucuna vardığımda Onu, yünden beyaz bir kundağa sarılı, yeşil ipekten bir örtünün üstünde mışıl mışıl uyur gördüm. Etrafa misk kokusu yayılıyordu. Hayret içinde kalıp bir anda Ona öylesine ısındım ki uyandırmaya kıyamadım. Elimi göğsüne koyduğumda uyandı ve bana bakıp öyle bir tebessüm etti ki, kendimden geçtim. Annesi, böylesine güzel ve mübarek çocuğu bana vermez korkusuyla derhal yüzünü örtüp kucağıma aldım. Sağ mememi verdim, emmeye başladı. Sol mememi verdim, emmedi. Abdülmuttalib bana dedi ki: “Sana müjdeler olsun ki, hanımlar içinde senin gibi nimete kavuşan olmadı.” Âmine Hatun da bana çocuğunu verdikten sonra şöyle dedi. “Ey Hâlime, üç gün evvel bir nida işittim ki: “Senin oğluna süt verecek kadın Beni Sad kabilesinden Ebu Züeyb soyundandır” diyordu.” Ben de dedim ki; “Ben, Beni Sad kabilesindenim ve babamın künyesi Ebu Züeyb’dir.”

Hâlime Hatun yine şöyle anlatmıştır:
“Âmine hatun bana daha nice vak’aları anlattı ve vasiyette bulundu. Ben de Mekke’ye gelmeden önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda bana; “Ey Hâlime! Mekke’ye var, orada çok faydalanırsın. Sana bir nur, arkadaş olur. Bu rüyayı kimseye anlatma, gizle!” denildi. Mekke’ye gelirken de sağımdan solumdan sesler duyardım ve bana gaibden; “Sana müjdeler olsun ey Hâlime, o parlak nuru emzirmek sana nasip olacak” diye seslenilirdi.” Hâlime hatun şahit olduğu daha nice hadiseleri anlatmıştır.

Hâlime hatun der ki:
“Muhammedi alıp Âminenin evinden ayrıldım. Kocamın yanına gelince kocam Onun yüzüne bakıp kendinden geçti: “Ey Hâlime! Bugüne kadar böyle güzel yüz görmedim” dedi. Onu yanımıza alır almaz kavuştuğumuz bereketleri görünce de; “Ey Hâlime, bilmiş ol ki, sen çok mübarek bir çocuk almışsın” dedi. Ben de, vallahi, ben de zaten böyle dilerdim dedim.”
Hâlime hatun, kocası ile birlikte Muhammed aleyhisselamı alıp Mekke’den ayrıldıkları andan itibaren Onun bereketine kavuşmaya başladılar. Çelimsiz ve hızlı gidemeyen merkepleri öylesine hızlı yürüyordu ki, beraber geldikleri kafile, onlardan önce yola çıkıp çok uzaklaşmış olmasına rağmen, onlara yetişip geçmişti. Beni Sad yurduna vardıktan sonra görülmemiş bir bolluğa ve berekete kavuştular. Sütü az olan hayvanları bol bol süt veriyordu. Bunu gören komşuları hayret edip, bunun emzirmek için aldıkları çocuk sebebiyle olduğunu açıkça anladılar.
Kuraklık sebebiyle çok sıkıntıya düştüklerinde yağmur duasına giderken Onu yanlarında götürüp dua ederek Onun hürmetine bol yağmura ve berekete kavuştular.

Sevgili Peygamberimiz süt annesi Hâlime hatunun sağ memesini emer, sol memesini emmezdi. Onu da süt kardeşine bırakırdı. İki aylıkken emekledi. Üç aylık olunca ayakta durur, dört aylıkken duvara tutunarak yürürdü. Beş aylıkken yürüdü, altı aylıkken çabuk yürümeye başladı. Yedi aylıkken her tarafa gider oldu. Sekiz aylıkken anlaşılacak şekilde, dokuz aylıkken gayet açık konuşmaya başladı. On aylıkken ok atmaya başladı. Hâlime Hatun şöyle anlatmıştır: “İlk konuşmaya başladığında, “La ilahe illallahü vallahü ekber. Velhamdülillahi rabbil âlemin” dedi. O günden sonra “Bismillah” demeden hiçbir şeye elini uzatmazdı. Sol eliyle bir şey yemezdi. Yürümeye başladığında çocukların oynadıkları yerden uzak dururdu ve onlara “Biz, bunun için yaratılmadık” derdi. Her gün Onu güneş ışığı gibi bir nur kaplar ve yine açılırdı. İki yaşına girdiğinde gelişmiş, gösterişli bir çocuk olmuştu. Üzerinde beyaz bir bulut daima birlikte hareket eder ve Onu gölgelerdi. Bir gün Hâlime hatun farkında olmadan süt kardeşi Şeyma ile öğlenin yakıcı sıcağında kuzuların yanına gitmişti. Hâlime hatun, onu yanında göremeyince hemen arayıp buldu. Şeyma’ya, “Niçin sıcakta dışarı çıktınız?” dedi. Şeyma; “Anneciğim! Kardeşimin başı üzerinde bir bulut Onu daima gölgeliyor” dedi.

Yine bir gün süt kardeşi Abdullah ile evlerinin yakınında bulunan kuzuların arasına gitmişlerdi. Süt kardeşi koşarak eve gelip; “Beyaz elbiseli iki kişi, Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar, ellerini karnına soktular!” dedi. Hâlime Hatun ile kocası Haris, süratle koşup yanına geldiler. Baktılar ki rengi değişmiş, semaya bakıyor ve tebessüm ediyor. “Sana ne oldu yavrucuğum?” diye sorduklarında şöyle anlattı:

“Yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi kar dolu bir tas vardı. Beni tutup, göğsümü yardılar. Kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan pıhtısı çıkardılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler ve kapatıp kayboldular” dedi. Bu hadiseye “Şakk-i sadr” (göğsünün yarılması) denir. Bu, Kur’an-ı kerimde İnşirah suresi ilk âyetinde bildirilmektedir.
Muhammed aleyhisselama peygamber olduğu bildirildikten sonra Eshab-ı kiramdan bazıları; “Ya Resulallah, bize kendinizden bahseder misiniz?” deyince; “Ben ceddim İbrahim’in duasıyım. Kardeşim İsa’nın müjdesiyim! Annemin ise rüyasıyım. O bana hamileyken Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben Sad bin Bekir oğulları yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle birlikte evimizin arkasında kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tuttular, göğsümü yardılar, kalbimi de çıkarıp yardılar. Ondan siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana attılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler” buyurdu.

Hâlime Hatun, dört yaşından sonra Onu Mekke’ye götürüp annesine verdi. Dedesi Abdülmuttalib, Hâlime Hatuna çok büyük hediyeler verip ihsanda bulundu. Hâlime Hatun Onu Mekke’ye bırakınca; “Sanki canım ve gönlüm de Onunla birlikte kaldı” demiştir.
Hz. Muhammed (s.a.v) altı yaşına kadar da annesinin yanında büyüdü. Altı yaşındayken annesi, Ümmü Eymen adındaki cariye (hizmetçi) ile birlikte akrabalarını ve babası Abdullah’ın mezarını ziyaret için Medine’ye gittiler. Medine’de bir ay kaldılar. Bu sırada Hz. Muhammed (s.a.v) Beni Neccar kuyusu denilen havuzda yüzmeyi öğrendi. Sırtındaki nübüvvet mührünü ve diğer bazı alametlerini gören Yahudi âlimlerinden bir kısmı; “Bu çocuk ahir zaman Peygamberi olacak!” demişlerdir. Onların bu sözlerini duyan Ümmü Eymen, durumu Hz. Âmine’ye haber verince Âmine validemiz Ona bir zarar gelmesinden çekinerek, Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı. Ebva denilen yere geldiklerinde Hz. Âmine hastalandı. Hastalığı artıp sık sık kendinden geçiyordu.
Başında duran oğlu Muhammed aleyhisselama bakarak şu beyitleri söyledi:
Eskir yeni olan, ölür yaşayan,
Tükenir çok olan, var mı genç kalan.

Ben de öleceğim tek farkım şudur:
Seni ben doğurdum şerefim budur.

Geride bıraktım hayırlı evlat,
Gözümü kapadım, içim pek rahat.

Benim namım kalır daim dillerde,
Senin sevgin yaşar hep gönüllerde.

Biraz sonra vefat etti. Orada defnedildi. Ümmü Eymen, Muhammed aleyhisselamı Mekke’ye getirip dedesi Abdülmuttalibin yanına bıraktı.
Hz. Muhammed (s.a.v)in babası ve annesi İbrahim aleyhisselamın dininde idi. Yani mümin idiler. İslam âlimleri; onların İbrahim aleyhisselamın dininde olduklarını ve Hz. Muhammed (s.a.v) peygamber olduktan sonra da Onun ümmetinden olmaları için diriltilip, Kelime-i şehadeti işittiklerini ve söylediklerini, böylece Onun ümmetinden olduklarını bildirmişlerdir.
Hz. Muhammed (s.a.v) sekiz yaşına kadar da dedesinin yanında büyüdü. Dedesi Abdülmuttalib Mekke’de sevilen ve çeşitli işleri idare eden bir zat olup, heybetli, sabırlı, ahlakı dürüst, mert ve cömertti. Fakirleri doyurur, hatta aç, susuz kalan hayvanlara bile su ve yiyecek verirdi. Allah’a ve ahirete inanan, kötülüklerden sakınan, cahiliye devrinin çirkin âdetlerinden uzak duran bir zattı. Mekke’de zulme, haksızlığa engel olur, oraya gelen misafirleri ağırlardı. Ramazan ayında Hira Dağında inzivaya çekilmeyi âdet edinmişti. Çocukları seven ve şefkat sahibi olan Abdülmuttalib, Muhammed aleyhisselamı bağrına basıp gece gündüz yanından ayırmadı. Ona büyük bir sevgi ve şefkat gösterirdi. Kâbe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan minderinde Onunla beraber oturur, mani olmak isteyenlere; “Bırakın oğlumu, Onun şanı yücedir!” derdi. Sevgili Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymene, Ona iyi bakmasını önemle tembih eder; “Oğluma iyi bak! Ehl-i kitab, benim oğlum hakkında, bu ümmetin peygamberi olacak, diyorlar” derdi.

Ümmü Eymen demiştir ki: “Onun çocukluğunda açlıktan ve susuzluktan şikayet ettiğini görmedim. Sabahleyin bir yudum zemzem içerdi. Kendisine yemek yedirmek istediğimizde; “İstemem, tokum” derdi. “Abdülmuttalib uyurken ve odasında yalnızken, Ondan başkasının yanına girmesine müsaade etmezdi. Onu daima öper, okşar, sözlerinden ve hareketlerinden son derece hoşlanırdı. Sofrada onu yanına alır, dizine oturtur; yemeğin en iyisini ve en lezzetlisini Ona yedirir ve O gelmeden sofraya oturmazdı. Onun hakkında nice rüyalar görüp birçok hadiseye şahit oldu. Bir defasında, Mekke’de kuraklık ve kıtlık olmuştu. Abdülmuttalib, gördüğü bir rüya üzerine Hz. Muhammed (s.a.v)in elinden tutup Ebu Kubeys Dağına çıktı ve; “Allah’ım, bu çocuk hakkı için, bizi bereketli bir yağmur ile sevindir” diyerek dua etti. Duası kabul olundu ve bol yağmur yağdı. O zamanki şairler bu hadiseyi şiirler yazarak dile getirmişlerdir.

Abdülmuttalib, bir gün Kâbe’nin yanında otururken, Necranlı bir rahip yanına gelip onunla konuşmaya başladı. Bir ara; “Biz İsmailoğullarından en son gelecek olan peygamberin sıfatlarını kitaplarda bulduk. Burası (Mekke) Onun doğum yeridir. Sıfatları şöyle şöyledir!” diyerek birer birer saymaya başladığı sırada, Peygamberimiz yanlarına geldi. Necranlı rahip, Onu dikkatle seyretmeye başladı, sonra da yaklaşıp mübarek gözlerine, sırtına, ayaklarına baktı ve heyecanla; “İşte, O budur. Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Abdülmuttalib; “Oğlumdur!” deyince, Necranlı rahip; “Kitaplarda okuduğumuza göre Onun babasının sağ olmaması lazım!” dedi. Abdülmuttalib; “O, oğlumun oğludur. Babası daha O doğmadan, annesi hamile iken ölmüştü” deyince, rahip; “Şimdi doğru söyledin” dedi. Bunun üzerine Abdülmuttalib oğullarına; “Kardeşinizin oğlu hakkında söylenileni işitin de, Onu iyi koruyun!” dedi.
Abdülmuttalib vefatı yaklaşınca oğullarını toplayıp Sevgili Peygamberimize; “Yavrum, bu amcalarından hangisinin yanında kalmak istersin” diye sordu, Resul-i ekrem efendimiz koşup amcası Ebu Talibin kucağına oturdu. Onun yanında kalmak istediğini söyledi. Abdülmuttalib de Onu oğlu Ebu Talibe bıraktı ve Ona iyi bakmasını önemle vasiyet etti. Bundan sonra da vefat etti.

Peygamber efendimiz sekiz yaşından sonra amcası Ebu Talibin yanında kalmaya başladı ve onun himayesinde büyüdü. O zaman Mekke’de Ebu Talib de babası Abdülmuttalib gibi Kureyşin ileri gelenlerinden, sevilen, saygı gösterilen ve sözü dinlenilen bir zat idi. O da Peygamberimize büyük bir sevgi ve şefkat gösterdi. Onu kendi çocuklarından çok sever, yanına almadan uyuyamaz, bir yere gitmez ve; “Sen çok hayırlısın, çok mübareksin!” derdi. O mübarek elini uzatmadan yemeye başlamaz, önce Onun başlamasını isterdi. Bazen de ona ayrı sofra kurdururdu. Sabahları uyandığında yüzünden nur saçıldığını, mübarek saçlarının taranmış olduğunu görürlerdi. Ebu Talibin fazla malı yoktu ve ailesi de kalabalıktı. Muhammed aleyhisselamı himayesine aldıktan sonra bolluğa ve berekete kavuştu. Mekke’de vuku bulan kuraklık sebebiyle halk sıkıntıya düştüklerinde Ebu Talib Onu Kâbe’nin yanına götürüp dua etti. Onun bereketiyle bol yağmur yağdı. Kuraklıktan ve kıtlıktan kurtuldular.

Ebu Talib bir defasında Şam’a ticaret için giderken Muhammed aleyhisselamı da dokuz veya on iki yaşında bulunduğu sırada yanında götürdü. Ticaret kervanı uzun bir yolculuktan sonra Busra’da Hıristiyanlara mahsus bir manastırın yakınında konakladı. Bu manastırda Bahira adında bir rahip vardı. Önceden Yahudi âlimlerinden iken sonradan Hıristiyan olan bu bilgili rahibin yanında elden ele geçerek saklanan bir kitap bulunmakta ve birçok şey ondan sorulmakta idi. Kureyş kervanı daha önceki yıllarda buradan defalarca gelip geçmesine rağmen hiç ilgilenmeyen ve her sabah manastırın damına çıkıp kafilelerin geldiği yöne bakarak merakla bir şey bekleyen rahib Bahira’ya bu defa bir hâl olmuş ve heyecanla irkilip yerinden fırlamıştı. Çünkü o, Kureyş kervanı uzaktan göründüğü sırada kervanın üstünde beyaz bir bulutun da onlarla birlikte akıp geldiği ve onların yanına oturduğu ağacın üstünde durduğunu görmüştü. Bu bulut Muhammed aleyhisselamı gölgelemekte idi. Kervan konunca Hz. Muhammed (s.a.v)in altına oturduğu ağacın dallarının üzerine doğru eğildiğini görerek iyice heyecanlanan rahip, hemen bir sofra hazırlatıp, acele ile bir de davetçi göndererek Kureyş kervanında bulunanların hepsini yemeye davet etti. Kervanda bulunanlar Muhammed aleyhisselamı mallarının yanında gözcü olarak bırakıp rahip Bahira’nın yanına gittiler.

Ona defalarca buradan gelip geçtikleri halde şimdiye kadar kendilerini davet etmeyip de bugün davet etmesinin sebebini sorarlarken, Bahira gelenlere dikkatle bakıp; “Ey Kureyş topluluğu, içinizden yemeğe gelmeyen var mı?” diye sordu. “Evet, bir kişi var” dediler. Rahip Bahira ısrarla, Onun da çağrılmasını isteyince gidip çağırdılar. Gelir gelmez dikkatle Ona bakmaya, incelemeye başlayan Bahira, yemekten sonra hallerine, işlerine dair birçok soru sordu. Hz. Muhammed (s.a.v) da cevap verdi. Bahira gördüğü alametlerin ve aldığı cevapların hepsinin, ahir zamanda gelecek peygamberin sıfatları hakkında bildiklerine tam uyduğunu gördü. Sonra sırtını açıp nübüvvet mührüne baktı ve Ebu Talibe; “Bu çocuk senin neslinden midir?” dedi. Ebu Talib; “Oğlum” deyince Bahira; “Kitaplarda bu çocuğun babasının sağ olmayacağı yazılı, O senin oğlun değildir” dedi. Bu sefer Ebu Talib; “O benim kardeşimin oğludur” dedi. “Babası ne oldu?” deyince de, Onun doğumuna yakın öldüğü cevabını alan Bahira; “Doğru söyledin, annesi ne oldu?” dedi. Ebu Talib; “O da öldü” deyince yine; “Doğru söyledin” dedi. Sonra da ısrarla şöyle dedi:

“Kardeşinin oğlunu hemen memleketine geri götür. Onu, hasetçi Yahudilerden koru! Vallahi Yahudiler bu çocuğu görüp, benim fark ettiklerimi fark ederlerse, Ona bir zarar vermeye kalkışırlar. Çünkü kardeşinin oğlunda büyük bir hâl ve şan vardır. Bu, peygamberlerin sonuncusu olacaktır. Getireceği din bütün yeryüzüne yayılsa gerektir. Sakın bu çocuğu Şam’a götürme, mübarek bedenine bir zarar verirler. Bunun hakkında çok ahd ve misak olmuştur.”

Ebu Talib “Misak nedir?” diye sorunca, Bahira; “Allahü teâlâ bütün peygamberlerden ve en son da İsa aleyhisselamdan ümmetlerine ahir zaman peygamberinin geleceğini bildirmeleri üzerine söz almıştır” dedi. Ebu Talib, Bahira’nın bu sözleri üzerine Şam’a gitmekten vazgeçti ve mallarını Busra’da ucuz fiyata satıp Mekke’ye döndü. Ebu Talib, Bahira’dan işittikleri şeylerden sonra, Muhammed aleyhisselamı daha da çok sevip ömrü boyunca Onu korudu ve her işinde Ona yardımcı oldu. Her hâliyle faziletler ve güzellikler sahibi müstesna bir insan olarak büyüyen Muhammed aleyhisselam, on yedi yaşına ulaştığı sırada Yemen’e ticaret için giden amcası Zübeyr, ticaretinin bereketli olması için Onu da yanında götürdü. Bu seferde de nice harikulade (olağanüstü) hâlleri görüldü. Mekke’ye döndüklerinde Onun bu halleri anlatıldı ve Kureyş kabilesi arasında; “Bunun şanı pek yüce olacak” diye söylenmeye başlandı.
[İsa aleyhisselamdan sonra, bir son Peygamber (aleyhissalatü vesselam) geleceği İncilde bildirilmişti. Bu haber, bütün tahriflere rağmen bugünkü bozuk İncillerde bile vardır. Yuhanna İncilinin 14.babının 16.âyetinde İsa aleyhisselam;

(Allah size, sizinle beraber kalacak bir teselli edici gönderecektir) demektedir.
26. âyetinde ise, (Bu hakiki tesellici size her şeyi öğretecek ve size benim öğrettiklerimi de hatırlatacaktır) demektedir.
16.babın 13.âyetinde ise, (O, size her hakikate yol gösterecektir. Zira O, size kendiliğinden bir şey söylemeyecek, fakat Allah’ın söylediklerini size bildirecektir) demektedir. [Hıristiyanlar (Tesellici) kelimesini (Ruh) diye tercümede ısrar ederler.]

Bundan başka, Kitab-ı mukaddesin Eski Ahd (Tevrat) kısmında Arab ırkından bir Peygamber geleceği yazılıdır. Tesniyenin 18.babının 15.âyetinde, Musa aleyhisselamın İsraillilere, (Rab sizin için aranızdan, kardeşlerinizden benim gibi bir Peygamber “aleyhissalatü vesselam” çıkaracaktır) dediği yazılıdır. Burada bahis konusu olan İsraillilerin kardeşleri, İsmaililer yani arablardır. İşte İncilde ve Tevratta yazılı olan ve Arab ırkından geleceği müjdelenen bu son Peygamber, Muhammed aleyhisselamdır.]

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) GENÇLİK YILLARI




Her bakımdan insanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselam, daha gençliğinde Mekke halkı arasında, diğerlerinden farklı olarak, çok sevilmiştir. Güzel ahlakı, insanlara görülmemiş bir şekilde iyi davranması, sakinliği, yumuşaklığı ve diğer üstün halleri, insanlar arasında fevkalade farklılığı ile herkes Ona hayran olmuştur. Mekke halkı, Onda gördükleri şaşılacak derecedeki doğru sözlülük ve güvenilirlikten dolayı da Ona El-Emin (her zaman kendisine güvenilen) dediler ve gençliğinde bu isimle meşhur oldu.

Peygamberimizin gençliği sırasında, Araplar koyu bir cahiliyet devri yaşamakta olup, aralarında puta tapmak, içki, kumar, zina, faiz ve daha birçok çirkin iş yaygınlaşmıştı. Hz. Muhammed (s.a.v) onların bu bozuk hallerinden son derece nefret eder, her kötülüklerinden daima uzak dururdu. Bütün Mekke halkı Onun bu hâlini bilirler ve hayret ederlerdi. Daha çocukluğunda Onunla birlikte Kâbe’yi tavaf eden dedesi Abdülmuttalib ve amcası Ebu Talib, Onun putlardan nefret ettiğini iyi bildikleri için tavaf sırasında Onu Kâbe’nin çevresindeki putlara yaklaştırmazlar ve bozuk işlerin yapıldığı mahallerden uzak tutarlardı. Nitekim amcası Ebu Talib ile ticaret için Şam’a gitmek üzere yola çıkıp Busra denilen yerde konakladıklarında, kendisinde peygamberlik alametleri görerek Lat ve Uzza putları adına yemin verip, bazı şeyler soran rahip Bahira’ya; “Bana Lat ve Uzza adına yemin vererek bir şey sorma! Vallahi, ben, o putlardan duyduğum nefreti hiçbir şeyden duymam” demiştir. Putlardan şiddetle nefret ettiği için asla yanlarına yaklaşmazdı.

Çocukluğunda ve gençliğinde kendine ait koyunları güder geçimini böyle sağlardı. Bir taraftan da çok bozulmuş olan cemiyetten bu münasebetle uzak dururdu. Bir defasında Eshab-ı kirama; “Koyun gütmeyen hiçbir peygamber yoktur” buyurmuştur. “Ya Resulallah, sen de güttün mü?” denince; “Evet ben de güttüm” buyurdu.

Hz. Muhammed (s.a.v) yirmi yaşlarında bulunduğu sıralarda Mekke’de asayiş tamamen bozularak zulüm son derece yaygınlaşıp mal, can ve namus emniyeti kalmamıştı. Mekke’nin yerli halkından fakir olanların yanında ticaret için ve Kâbe’yi ziyaret maksadıyla gelen yabancılar da haksızlığa ve zulme uğruyorlar, haklarını almak için müracaat edecek bir merci bulamıyorlardı. Bu sırada ticaret maksadıyla Mekke’ye gelen Yemenli bir tüccarın malları, As bin Vail adında bir Mekkeli tarafından zorla elinden alınıp gasp edilmişti. Bu hadise üzerine Yemenli, Ebu Kubeys Dağına çıkıp feryat ederek hakkının alınması için kabilelerden yardım istedi. Artık zulmün had safhaya ulaştığını dile getiren bu tip hadiseler üzerine Haşim ve Zühre oğulları ve diğer kabilelerin ileri gelenleri Abdullah bin Cedan’ın evinde toplandılar. Yerli yabancı hiç kimseye zulüm ve haksızlık yapılmamasına, zulme mani olmaya ve haksızlığa uğrayanların haklarını almaya karar verdiler. Bu maksatla bir de adalet cemiyeti kurdular. Hz. Muhammed (s.a.v)in genç yaşta katıldığı ve kuruluşunda çok tesirli olduğu bu cemiyete, daha önceden Fadl adındaki iki kişi ile Fudayl adında biri tarafından kurulup zamanla unutulan böyle bir cemiyeti de hatırlatmak bakımından, Fadılların yemini manasında Hilf-ul Fudul Cemiyeti denildi. Bu cemiyet, zulmü önleyip Mekke’de bozulan asayişi yeniden kurdu. Tesiri uzun müddet devam etti.

Hz. Muhammed (s.a.v) kendisine peygamberlik verildikten sonra bu olayı Eshab-ı kirama anlatıp: “Abdullah bin Cedan’ın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yeminleşme kırmızı tüylü develere (servete) sahip olmaktan daha sevimlidir. Şimdi de böyle bir meclise çağrılsam icabet ederim” buyurdu.

Mekkeliler öteden beri ticaretle uğraşarak geçimlerini sağlarlardı. Hz. Muhammed (s.a.v)in amcası Ebu Talib de ticaretle uğraşıyordu. Hz. Muhammed (s.a.v) yirmi beş yaşında bulunduğu sıralarda Mekke’de geçim sıkıntısının iyice artması üzerine Mekkeliler Şam’a gitmek üzere büyük bir ticaret kervanı hazırlamıştı. Ebu Talib yeğeni Muhammed aleyhisselama bu kervana katılmasını tavsiye etti. Amcası Ebu Talibin bu tavsiyesi üzerine Mekke’de üstün ahlakı ve meziyetleriyle tanınan ve Tahire (çok temiz) lakabıyla anılan Hz. Haticenin mallarını götürüp satmak üzere bu ticaret kafilesine katıldı. Bu işe büyük bir memnuniyet gösteren Hz. Hatice kölesi Meysere’yi de Onun yanına yardımcı olarak vermişti. Bu sefer sırasında bir bulut devamlı üzerinde dolaşarak Muhammed aleyhisselamı gölgeledi. Kuş şekline giren iki melek sefer bitinceye kadar Onunla birlikte hareket etti. Yolda yürüyemeyecek derecede yorulup kervandan geri kalan iki deve, Hz. Muhammed (s.a.v)in ayaklarını mübarek eliyle sığamasından sonra, birden süratlenerek yola devam ettiler. Üç ay süren bu sefer boyunca Hz. Muhammed (s.a.v)in daha nice harikulade hallerine şahit olan kervandakiler, Onu son derece sevip şanının çok yüce olacağını anlamışlardı. Busra denilen yere vardıklarında, daha önce amcası Ebu Talible ticaret için geldiklerinde konakladıkları manastırın yakınında bir yerde bu seferde de konakladılar.

Gördüğü birçok alametten Onun son peygamber olacağını anlayıp söyleyen rahip Bahira ölmüş, Onun yerine Nastura adında başka bir rahip geçmişti. Manastırın yakınına gelip konan Kureyş kervanını seyreden rahip Nastura manastırın yakınında bulunan kuru ağacın altına birinin oturmasıyla birlikte yeşermesini görerek koşup geldi. Bir elinde bulunan sahifede yazılı olanlara, bir de Hz. Muhammed (s.a.v)in yüzüne bakıyor, baktıkça da hayrete düşüyordu. Nastura bildiği, duyduğu ve okuduğu alametleri aynen görüp, Muhammed aleyhisselamı göstererek; “İsa aleyhisselama İncil’i indiren Allah hakkı için bu zat son peygamber olacaktır. Ne olaydı ben Onun peygamber gönderilerek emrolunduğu zamana ulaşsaydım!” dedi. Hz. Muhammed (s.a.v) Busra pazarında Hatice Hatunun mallarını satarken de Onunla pazarlık yapan bir Yahudi inanmadığı için; “Lat ve Uzza’ya (iki put ismi) yemin et ki inanayım” deyince Muhammed aleyhisselamın; “Ben o putlar adına asla yemin etmem! Onların yanından geçerken yüzümü başka tarafa çevirerek geçerim” demişti. Ondaki diğer alametleri de gören Yahudi; “Söz senin sözündür. Vallahi bu zat peygamber olacak bir kimsedir ki, âlimlerimiz kitaplarda bunun vasfını bulmuşlardır” diyerek hayranlığını açıklamıştı.

Kureyş kervanı ticaretini tamamlayıp Mekke’ye dönünce, kervanda bulunan Hatice Hatunun kölesi Meysere, Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında işittiklerini ve gördüklerini Hatice Hatuna bir bir anlattı. Hatice Hatun mallarını satmak üzere teslim ettiği Hz. Muhammed (s.a.v)in iyi kâr getirdiğini görerek çok memnun olmuştu. Fakat o bundan ziyade kervanı karşıladığı sırada Muhammed aleyhisselamı gölgeleyen iki meleği görmesi ve sefer sırasında vuku bulan harikulade hallerin, kölesi Meysere tarafından teker teker anlatılması üzerine hemen amcasının oğlu Varaka bin Nevfele gitti.

Varaka bin Nevfel putlara tapmayan, okumuş ve çok bilgili, yaşlı bir Hıristiyandı. Daha önceden rüyasında; gökten ayın inerek koynuna girip, koltuğundan çıktığını ve bütün âlemi aydınlattığını anlatan Hatice Hatuna Varaka bin Nevfel; “Ahir zaman peygamberi vücuda gelmiştir. Sen Onun hanımı olursun. Senin zamanında Ona vahiy gelir. Onun dini bütün âlemi doldurur. Sen Ona en önce iman eden olursun. O peygamber Kureyş kabilesinin Haşimoğulları kolundan olacak...” demişti.

Hatice Hatun bu defa kölesi Meyserenin anlattıklarını Varaka bin Nevfele söyleyince, hayrete düşüp; “Bu söylediklerinden anlaşılıyor ki, şüphesiz Muhammed bu ümmetin peygamberi olacak. Ben zaten bu ümmetten bir peygamberin çıkacağını biliyor ve Onu bekliyordum. Bu zaman Onun tam zamanıdır” dedi. Böylece Hz. Hatice’nin sevgisi ve itimadı daha da arttı.
Hz. Muhammed (s.a.v) 12 yaşındayken amcası Ebu Talib ile ticaret için Busra’ya kadar, 17 yaşındayken amcası Zübeyr ile Yemen’e ve 25 yaşındayken Hz. Hatice’nin mallarını satmak üzere Şam’a olmak üzere üç defa seyahate çıktı. Bunların dışında hiçbir yere seyahat yapmadı.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) EVLENMESİ




Hz. Muhammed (s.a.v) yirmi beş yaşındayken ilk olarak Hz. Hatice ile evlendi. Hz. Hatice, Kureyş kabilesinin Esedoğulları kolundan kırk yaşında ve dul bir hanım idi. Fakat, malı, cemali, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffet ve edebi pek fazla idi. Yüksek ahlakı ve üstün vasıfları sebebiyle Kureyş arasında “Tahire” (çok temiz), İslamiyet geldikten sonra da “Hatice-tül-Kübra” ismiyle meşhur olmuştu.

Hatice Hatun mallarını Şam tarafına götürüp Busra’da satan Muhammed aleyhisselamı; adaleti, üstün ahlakı ve hakkında duyup şahit olduğu hadiseler sebebiyle son derece takdir etti. Bu hadiseden kısa bir süre sonra, yakınlarının da kabul etmesiyle evlenmeleri kararlaştırıldı. Nikah meclisi Hz. Hatice’nin evinde kuruldu. Ebu Talib ve Varaka bin Nevfel tarafından takdim konuşmaları yapıldı. Nikahı Varaka bin Nevfel kıydı. Kureyş kabilesinin ileri gelenleri de nikah şahidi olarak bulundular.

Zamanının emsalsiz bir kadını olan Hatice validemiz evlilik hayatı boyunca Muhammed aleyhisselama daima hizmet edip yardımcısı oldu. Hz. Muhammed (s.a.v)in bu evliliği, onun vefatına kadar on beş senesi peygamberliği bildirilmeden önce, on senesi de Peygamberliği bildirildikten sonra olmak üzere yirmi beş sene sürdü. Muhammed aleyhisselam, ilk zevcesi Hz. Hatice hayattayken başkası ile evlenmedi. Hz. Muhammed (s.a.v)in Hz. Hatice’den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere Kasım, Zeyneb, Rukayye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah (Tayyib) adlarında altı çocuğu oldu.

Peygamberliği sırasında evlendiği Hz. Mariye’den de İbrahim adlı oğlu olmuştu. Diğer zevcelerinden çocuğu olmadı. Zeyneb, kızlarının en büyüğü idi. En küçük kızı Fatıma babasının en sevgilisiydi. Hz. Fatıma Peygamber efendimiz kırk yaşındayken doğdu. Erkek evlatları küçük yaşta vefat ettikleri gibi Hz. Fatımadan başka bütün kızları da Ondan önce vefat ettiler. Hz. Fatıma da Muhammed aleyhisselamdan altı ay sonra vefat etti. Hz. Ali ile evlenmişti. Hz. Muhammed (s.a.v)in soyu Hz. Fatıma evladı, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ile devam etti.

[İslam düşmanları, gençleri aldatmak için, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kadınlara, kızlara düşkün imiş diyerek ve habis ruhlarına yakışan, çok çirkin şeyler söyleyerek ve yazarak küstahça iftira yapıyorlar. Halbuki, Resulullah ilk olarak, yirmibeş yaşında evlenmiş, Haticeyi “radıyallahü anha” almıştır. Kırk yaşında ve dul idi. Fakat, malı, cemali, aklı, ilmi, şerefi, nesebi, iffeti ve edebi pek fazla idi. Yirmibeş sene beraber yaşayıp, hicretten üç sene evvel Mekke’de, Ramazan-ı şerif ayında vefat etti. Bu hayatta iken, Resul-i ekrem hiç evlenmemişti.

Ellibeş yaşında iken, Ebu Bekrin “radıyallahü anh” kızı; Âişe “radıyallahü anha” ile evlendi. Bunu, Hatice-i kübranın “radıyallahü teâlâ anha” vefatından bir sene sonra, Allahü teâlânın emri ile nikah eylemişti. Ölünceye kadar, sekiz sene onunla yaşadı.

Diğerlerini, hep Âişeden “radıyallahü anhünne” sonra, dini, siyasi sebeplerle veya merhamet ve ihsan ederek nikah etti. Bunların hepsi dul idi. Çoğu yaşlı idi. Mesela, Mekke’deki kâfirlerin, müslümanlara eziyet ve zararları dayanılamayacak bir dereceye geldiğinde, Eshab-ı kiramın bir kısmı Habeşistana hicret etmişti. Habeş padişahı Necaşi, İsevi idi. Müslümanlara çeşitli şeyler sorup, aldığı olgun cevaplara hayran kalarak imana geldi. Müslümanlara çok iyilik etti. İmanı zayıf olan Ubeydullah bin Cahş, mal ve mevki için nefsine aldanıp, dinini dünyaya değişmişti. Resulullahın halasının oğlu olan bu melun, karısı Ümm-i Habibeyi de dinden çıkıp zengin olmaya cebr ve teşvik etti ise de, kadın, fakirliğe ve ölüme razı olacağını, fakat Hz. Muhammed (s.a.v)in dininden çıkmayacağını söyleyince, bunu boşadı. Sürünerek, sefaletten ölmesini bekliyordu. Fakat, az zamanda kendi öldü.

Ümm-i Habibe, Mekke’deki Kureyş kâfirlerinin baş kumandanı Ebu Süfyanın kızı idi. Resulullah, o zamanlarda, Kureyş orduları ile, çok çetin muharebelerle uğraşıyordu ve Ebu Süfyan, İslamiyeti yok etmek için son gayreti ile çarpışıyordu. [Mekke ve Medine devrini okuyunuz.]

Resulullah, Ümm-i Habibenin dininin kuvvetini ve başına gelen çok acı hâli işitti. Necaşiye mektup yazıp, (Oradaki Ümm-i Habibe ile evleneceğim. Nikahımı yap! Sonra, kendisini buraya gönder!) şeklinde talepte bulundu. Necaşi daha önce müslüman olmuştu. Mektuba çok hürmet edip, oradaki müslümanları sarayına davet ederek, ziyafet verdi. Hicretin yedinci senesinde nikah yapılıp, hediye ve ihsanlarda bulundu. Bu suretle, Ümm-i Habibe, imanının mükafatına kavuşarak, orada zengin ve rahat oldu. Onun sayesinde, oradaki müslümanlar da rahat etti. Cennette, kadınlar kocalarının yanında bulunacakları için, Cennetin en yüksek derecesi ile de müjdelenmiş oldu ki, dünyanın bütün zevk ve nimetleri, bu müjde yanında pek küçük kalır. Bu nikah, Ebu Süfyanın ilerde müslüman olmakla şereflenmesini hazırlayan sebeplerden birisi oldu. Görülüyor ki bu nikah, kâfirlerin iftiralarının ne kadar yanlış ve çürük olduğunu bildirdiği gibi, Resulullahın aklının, zekasının, dehasının, ihsanının ve merhametinin derecesini de göstermektedir.

İkinci misal olarak; Hz. Ömerin “radıyallahü anh” kızı Hafsa “radıyallahü anha” dul kalmıştı. Hicretin üçüncü senesinde, Ömer “radıyallahü anh”, Ebu Bekire ve Osmana “radıyallahü anhüma” kızımı alır mısın dediğinde, düşüneyim, demişlerdi. Bir gün, Resulullah, her üçü ve başkaları yanında iken, (Ya Ömer! Seni üzüntülü görüyorum, sebebi nedir?) diye sordu. Bir şişedeki mürekkebin rengi kolay görüldüğü gibi, Resulullah da, herkesin düşüncesini, bir bakışta anlardı. Lüzum görürse sorardı. Ona, hatta herkese doğru söylememiz farz olduğundan, Ömer de, (Ya Resulallah, kızımı Ebu Bekire ve Osmana teklif ettim, almadılar) gibi cevap verdi. Resulullah, en çok sevdiği üç Eshabının üzülmesini hiç istemediğinden, onları sevindirmek için, hemen buyurdu ki, (Ya Ömer! Kızını, Ebu Bekirden ve Osmandan daha iyi birisine versem ister misin?) Ömer şaşırdı. Çünkü, Ebu Bekirden ve Osmandan daha yüksek ve daha iyi kimse olmadığını biliyordu. (Evet, ya Resulallah!) dedi. (Ya Ömer, kızını bana ver!) buyurdu. Bu suretle, Hafsa “radıyallahü anha”, Ebu Bekrin ve Osmanın ve bütün müminlerin anneleri oldu ve bunlar, ona hizmetçi oldu ve Ebu Bekir ve Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm”, birbirlerine daha yakın ve daha sevgili oldular.

Üçüncü bir misal olarak kısaca söyleyelim ki, hicretin beş veya altıncı senesinde, Beni Mustalak kabilesinden alınan yüzlerce esir arasında, Cüveyriyye, kabilenin reisi Harisin kızı idi. Bunu satın alıp azat ederek, kendilerine nikah edince, Eshab-ı kiramın hepsi, biz, Resulullahın ailesinin, annemizin akrabasını cariye olarak, hizmetçi olarak kullanmaktan haya ederiz dedi. Hepsi, esirlerini azat etti. Bu nikah, yüzlerce esirin azat olmasına sebep oldu. Cüveyriyye “radıyallahü anha”, bu hâli her zaman söyleyerek öğünürdü. [Haris de müslüman oldu.] Hz. Âişe, ben Cüveyriyyeden daha hayırlı, daha bereketli bir kadın görmedim, derdi.

Dördüncü misal, Zeyneb-binti Huzeyme “radıyallahü anha”dır.
Kitabımız müsaid olmadığından, diğer misalleri yazmaya imkan bulamadık. Aklı, iz’anı ve insafı olana da, bu üç misal, hakikati anlatmaya elbette yetişir. Şunu da söyleyelim ki, her bakımdan, insanların en kuvvetlisi olduğu halde, yalnız hayatta olan dokuz ailesi ile yaşamıştı. O da, birkaç sene idi. O zamanlar, zaten hep harplerle uğraşıyor, evinde kaldığı günler nadir oluyordu. [Mekke ve Medine devrine bakınız.]

Papazların yazdığı ve ahlaksızların, kendileri gibi sanarak söyledikleri gibi olsaydı, daha gençliğinde, genç kızlarla evlenip, az zaman sonra boşayarak, istediği kadar değiştirebilirdi. Nitekim torunu Hasan “radıyallahü anh” alıp boşamak suretiyle yüze yakın güzel kız ile evlenmiş ve babası imam-ı Ali “radıyallahü anh”, bir hutbesinde, (Ey müslümanlar! Oğlum Hasana kız vermeyiniz! O, kızları çabuk boşuyor, bırakıyor) buyurduğu, müslümanların da; (Kızlarımız ona feda olsun. Onun nikahı ile şereflenmeleri onlara yetişir. Kızlarımızı ona vereceğiz) dedikleri meşhurdur.

Bedirde, Uhudda, Hendekte, Hayberde, Resulullahın bir işareti ile üstün düşmana karşı hücum ederek, Ona canlarını feda eden o aslanlar, kızlarını Ona vermezler mi idi? Fakat O, istemedi. Mirac gecesi, Cennete girdiği zaman, Cennet hurilerine, bir zerre dönüp bakmamıştı. İslam düşmanlarından Voltairin, Resulullahın, Hz. Zeynebi nikah etmesini tiyatro olarak yazarak, adi, alçak iftiralar ettiği ve bu yüzden, düşmanı olan papadan tebrik mektubu aldığı, (Kamus-ül a’lam)da Zeyneb isminde yazılıdır.

(Mevahib-i ledünniyye) tercümesi, 459.sayfada diyor ki, (Resulullah, halasının kızı Zeynebi, oğulluğu Zeyde nikah etti. Uzun zaman sonra, Zeyd “radıyallahü teâlâ anh” hatunundan ayrılmak istediğini söyledi. (Niçin) buyurunca, hiçbir kötülüğünü görmedim. Hep iyilik gördüm. Fakat, nesebinin şerefi ile öğünüyor, başıma kakıyor dedi. (Bunlara ehemmiyet verme. Hatununu bunun için boşama) buyurdu ise de, Allahü teâlâ, Resulünün buna mani olmasını men eyledi. Zeyd de, Zeynebi boşadı. Allahü teâlâ, Resulüne Zeynebi nikah eyledi ve onu istemesini emir buyurdu.)

Diğer peygamber efendilerimizden bazılarının da daha fazla nikahlısı ile cariyesi vardı. Voltaire, bu Peygamberleri ağzına almıyor da, Resulullahın, emr olunarak bir hatun almasına saldırıyor.

Resulullahın çok evlenmesinin mühim bir sebebi de, ahkam-ı islamiyeyi bildirmek içindi. Hicab âyeti gelmeden, yani kadınların örtünmeleri emir olunmadan önce, kadınlar da Resulullaha gelip, bilmediklerini sorar, öğrenirlerdi. Resulullah birinin evine gitse, kadınlar da gelir, oturur, dinler, istifade ederlerdi. Hicab âyeti gelip, kadınların yabancı erkeklerle oturmaları, konuşmaları yasak edilince, yabancı kadınları kabul etmedi. Onların, bilmediklerini, mübarek zevcesi Hz. Âişeden sorup öğrenmelerini emr eyledi. Gelip soranların çokluğundan, Hz. Âişe, hepsine cevap yetiştirmeye vakit bulamıyordu. Bu mühim hizmeti kolaylaştırmak ve Hz. Âişenin yükünü hafifletmek için, lazım olduğu kadar hanımı nikah etti. Kadınlara ait yüzlerle nazik bilgileri, müslüman kadınlarına, mübarek zevceleri yolu ile bildirdi. Zevceleri bir olsaydı, bütün kadınların ondan sorması güç ve hatta imkansız olurdu. Allahü teâlânın dinini tam olarak bildirmek için, çok evlenmek yükünü de omuzlarına aldı.]

[Burada çok kısa olarak bir bilgi daha verelim:
Peygamber efendimizi bazı hususlarda taklit caiz olmaz. Çünkü sadece ona ait haram ve farzlar var idi. Bu konuda Mevahib-i Ledünniyye’de buyuruluyor ki:
Yalnız, Peygamber efendimize mahsus farzlar ve haramlar vardır. Mesela kurban kesmek, kuşluk namazı, sabah namazının sünneti ile gece namazı kılması, misvak kullanması, istişare ile iş görmesi, gördüğü yerde ve zamanda münker bir işi değiştirmesi, ölen fakir bir Müslümanın borcunu ödemesi, başladığı işi bitirmesi sadece Peygamber efendimize mahsus farzlardan idi. İnsanlara müdara etmesi [insanlarla iyi geçinmesi, ahiret için dünyalık vermesi] de farz idi.

Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Rabbin için kurban kes.) [Kevser 2]
(Geceleri kalk namaz kıl.) [Müzemmil 2]
(Bir iş yapacağın zaman arkadaşlarınla istişare et.) [A. İmran 159]
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Vitir namazı, sabah namazının sünneti ve iki rekat kuşluk namazı bana farz, sizlere sünnettir.) [İ. Ahmed, Taberani]
(Ümmetime zor gelmeseydi gece namazını onlara da mecburi kılardım.) [Müslim]
(Ben misvak kullanmakla emrolundum.) [İ. Ahmed]
(Borçlu ölen müminin borcunun ödenmesi benim üzerimedir.) [Müslim]
(Farzları yapmam gibi müdara etmem de emredildi.) [Tirmizi]
Peygamber efendimizin, zekat, sadaka alması haram idi. Zengin değildi ama, zengin de olsa zekat vermesi farz değil idi. Öldürülmesi gereken birinin katline yahut dövülmesine gizlice işaret etmesi de haram idi. Açıkça söylemesi gerekirdi. Miras bırakması, yazı yazması, şiir söylemesi, soğan sarımsak gibi çirkin kokulu şeyleri yemesi de haram idi.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Bize kimse vâris olamaz. Bizden kalanlar sadaka [Beytülmalın] olur.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai]
(Bir dinarım bile vârislerime miras kalmaz. Zevcelerimin ve memurlarımın nafakasından başka bıraktığımın hepsi sadakadır.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi]
(Ben sadaka alıp yemem.) [Müslim]
(Şiir söylemem.) [Ebu Davud], [Ancak atasözü gibi olan hikmetli beyitleri söylerdi. (Tirmizi)]
(Yanıma melek geldiği için soğan sarımsak yemem.) [Hakim]
(Biz, ümmi bir milletiz.) [Buhari] (Yazı yazmadığı âyetle de sabittir.)
Kendini istemeyen kadını nikahında tutması ve kitap ehli kâfir kadınla evlenmesi de haramdı.
Önceleri, hanımını boşamak caiz idi. Hafsa validemize bir talak vermiş idi. (Ey habibim, Ona geri dön! Çünkü o çok oruç tutar, çok namaz kılar. Cennette de senin hanımındır) mealindeki vahiy ile Ahzab suresinin, (Boşadığın hanımlarından istediğini tekrar nikahlamanda, sana günah yoktur) mealindeki 51. âyeti üzerine, onu tekrar nikahladı. Daha sonra, hanımlarını boşaması ve başka kadınlarla evlenmesi de haram edildi. Resulullahın hanımları müminlerin anneleri olduğu için, Onun hanımları ile evlenmek de Müslümanlara haram edildi.

Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Peygamberin hanımları, müminlerin anneleridir.) [Ahzab 6]
(Bundan sonra artık başka kadınlarla evlenmen sana helâl değildir.) [Ahzab 52)
(Ey iman edenler, Resulullahı üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikahlamanız asla caiz olmaz, büyük günahtır.) [Ahzab 53]
Mevahib-i Ledünniyyeden aldığımız yazıdan da anlaşıldığı gibi sırf Peygamber aleyhisselama mahsus hükümler bulunmaktadır.]
Hz. Muhammed (s.a.v) Hz. Hatice ile evlendikten sonra da Mekke’de ticaretle meşgul oldu. Ticareti Saib bin Abdullah ile ortaklık şeklinde yürütürdü. Kazançlarıyla misafirleri ağırlarlar, yetimlere ve fakirlere yardım ederlerdi. Hz. Muhammed (s.a.v) yine bu sıralarda Hz. Hatice’nin kölesi Zeyd’i himayesine alıp onu kölelikten azat etti. O zaman küçük yaşta bulunan Hz. Ali’yi de yanına alıp evladı gibi yetiştirdi.

Otuz beş yaşındayken Kâbe hakemliği yaptı. O zaman yağmur ve seller sebebiyle Kâbe’nin duvarları iyice yıpranmış, bir yangın sebebiyle de tahribata uğramıştı. Bu durum üzerine Kureyş kabilesi Kâbe’yi İbrahim aleyhisselamın yaptığı temele kadar yıkıp yeniden yapmaya başlamıştı. Her kabileye bir bölümünü vererek duvarları yükselttiler. Bu işin büyük bir şeref olduğunu bilen kabileler, Hacer-ül-esved taşını yerine koyma hususunda anlaşamadılar. Her kabile böyle bir şerefe sahip olmak istediğinden aralarında gittikçe artan büyük bir anlaşmazlık çıktı. Dört beş gün süren bu anlaşmazlık sebebiyle neredeyse kan dökülecekti. Bu sırada Abdülmuttalibin dayısı ve yaşlı bir zat olan Huzeyfe’nin; “Ey Kureyş topluluğu! Anlaşamadığınız iş hakkında hüküm vermek üzere şu kapıdan ilk girecek zatı aranızda hakem yapın” diyerek Beni Şeybe kapısını işaret etti. Oradakiler bu teklifi kabul edip, Beni Şeybe kapısına bakarak ilk girecek ve işin en nazik anında bu işi halledecek kimseyi beklemeye başladılar. Nihayet kapıdan, doğruluğunu, üstün ahlakını son derece takdir ettikleri ve El-Emin (her zaman güvenilir) dedikleri Hz. Muhammed (s.a.v)in geldiğini gördüler. “İşte El-Emin! Onun hükmüne razıyız” dediler. Durum Muhammed aleyhisselama anlatılınca bir örtü istedi. Hacer-ül-esvedi örtü üzerine koyup “Her kabileden bir kişi bir ucundan tutsun” buyurdu. Taşı konulacağı yere kadar kaldırttı. Sonra da kendisi taşı kucaklayıp yerine koydu. Mekke’de çıkmak üzere olan büyük bir harbin böylece önlendiğini gören kabileler, Onun bu hareketinden çok memnun oldular. Sonra da yarım kalan duvarları yapıp tamamladılar.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) PEYGAMBERLİK DÖNEMİNİN BAŞLAMASI


Hz. Muhammed (s.a.v) daha otuz yedi yaşında iken gaibden “Ya Muhammed” diye nida olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında iken de bir takım nurlar görmeye başladı. Bu hâlini sadece Hz. Hatice’ye anlatırdı. Muhammed aleyhisselama peygamberliğinin bildirilmesinin yaklaştığı bu sırada, o zamanın meşhur ediplerinden Kus bin Saide, Ukaz Panayırında deve üzerinde büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede Onun geleceğini müjdelemişti. Bu hutbeyi dinleyenler arasında Hz. Muhammed (s.a.v) da bulunmuştu. Kus bin Saide bu meşhur hutbesinin bir bölümünde şöyle demiştir:

“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız, yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur... Kulak veriniz iyi dinleyiniz? Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var... Allah’ın indinde bir din... Ve Allah’ın gelecek olan bir peygamberi vardır ki, gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başınızın üstüne düştü. Ne mutlu o kimseye ki, Ona iman edip de O dahi ona hidayet eyleye. Vay Ona isyan ve muhalefet eden bedbahta! Yazıklar olsun ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..”

Muhammed med (s.a.v) otuz dokuz yaşında iken sadık rüyalar görmeye başladı. Rüyasında ne görürse aynen çıkardı. Bu hâl altı ay devam etti. Bundan sonra yalnızlığı sevip insanlardan uzaklaşarak Hira Dağında bir mağarada tefekküre dalardı. Bazen Mekke’ye gelir Kâbe’yi tavaf ettikten sonra evine giderdi. Evinde bir müddet kalıp yanına biraz yiyecek alarak yine Hira Dağındaki mağaraya gidip tefekkür ve ibadetle meşgul olurdu. Bu hâlini gören Mekkeliler; “Muhammed Rabbine aşık oldu” demişlerdi.

Kırk yaşına gelince, Ramazan-ı şerif ayında, Pazartesi günü, şehrin bir saat şimalindeki (Cebel-i hira) ve (Cebel-i nur) denilen dağdaki mağarada, melek göründü. Bütün insanlara ve cinne Peygamber olduğu bildirildi. Evvela Cebrail aleyhisselam geldi. Sonra üç sene, İsrafil aleyhisselam gelip, bazı şeyler öğretti. Fakat, Kur’an-ı kerim getirmedi. Sonra, Cebrail aleyhisselam gelmeye başlayarak, bütün Kur’an-ı kerimi, yirmi senede indirdi. Cebrail aleyhisselam kendisine yirmidörtbin kere gelmişti. [Halbuki, Âdem aleyhisselama oniki kere, Nuh aleyhisselama elli kere, İbrahim aleyhisselama kırk kere, Musa aleyhisselama dörtyüz kere ve İsa aleyhisselama on kere gelmişti.] Peygamberliğini üç sene izhar etmeyip, sonra Hak teâlânın emri ile tebliğ eyledi.

Hz. Muhammed (s.a.v) tebliğinin 13 senesi Mekke, 10 senesi de Medine’de geçti.

MEKKE DÖNEMİ



Peygamber efendimize vahyin gelmesinden sonra ilk iman eden Hz. Hatice oldu. Cebrail aleyhisselam ilk vahyi getirdiği sıralarda Peygamberimize abdestin nasıl alınacağını öğretti. Sonra da Onunla birlikte iki rekat namaz kıldı. Hz. Muhammed (s.a.v) Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği gibi abdest almayı ve kıldıkları iki rekat namazı Hz. Hatice’ye de öğretti. Ona imam olup bu iki rekat namazı kıldırdı. Bu sırada henüz beş vakit namaz emredilmemişti. Sadece sabah ve ikindide iki vakit namaz kılınıyordu. Onları bu şekilde namaz kılarken gören Hz. Ali de Müslüman oldu.

Peygamber efendimiz insanları İslama davet işine önce yakınlarından ve samimi dostlarından başladı. Hz. Hatice’den ve Hz. Ali’den sonra azatlı kölesi Zeyd bin Harise, eski dostu ve yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman bin Avf, Sad bin Ebi Vakkas, Zübeyr bin Avvam, Talha bin Ubeydullah Müslüman oldular. Hz. Hatice’den sonra Müslüman olan bu sekiz kişiye “Sabıkun-i İslam”, yani ilk Müslümanlar denir.

Hz. Muhammed (s.a.v), insanları İslama davet et emrinden sonra halkı gizlice İslama davet etti. İnsanlar birer ikişer Müslüman oluyordu. Bu ilk yıllarda Müslümanların sayısı ancak otuza ulaşmıştı.

Bir müddet sonra; “Yakın akrabanı Allah’ın azabı ile korkutarak, onları hak dine çağır” âyet-i kerimesi gelince, Hz. Muhammed (s.a.v) akrabasını dine davet etmek üzere Hz. Ali vasıtasıyla onları Ebu Talibin evine çağırdı. Önlerine, bir kişiye yetecek kadar bir tabak yemek ve bir tas süt koydu. Önce kendisi besmele ile başlayıp, gelen akrabasını buyur etti. Gelenler kırk kişi kadar olmasına rağmen o yemek ve süt Hz. Muhammed (s.a.v) mucizesi olarak hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi. Gelenler bu mucize karşısında şaşıp kalmışlardı. Yemekten sonra Hz. Muhammed (s.a.v), akrabalarını İslama davet etmek için söze başlamak üzereyken amcası Ebu Leheb düşmanlık ederek; “Biz bugünkü gibi bir sihir görmedik. Akrabanız sizi bir sihirle büyüledi” dedi. Sözlerine hakaretle devam edince, davetliler dağıldılar.

Bu hadiseden kısa bir müddet sonra akrabasını tekrar davet etti. Ali radıyallahü anh yine hepsini çağırdı. Önceki gibi yine önlerine yemek kondu. Hz. Muhammed (s.a.v) yemekten sonra ayağa kalkıp; “Hamd, yalnız Allah’a mahsustur. Yardımı ancak Ondan isterim. Ona inanır, Ona dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah’tan başka tanrı yoktur. O birdir, Onun eşi ve ortağı yoktur” dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti: “Size asla yalan söylemiyorum ve doğruyu bildiriyorum... Sizi bir olan ve Ondan başka ilah olmayan Allah’a iman etmeye davet ediyorum. Ben Onun size ve bütün insanlığa gönderdiği peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında mükafat, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bunlar da ya Cennette ebedi kalmak veya Cehennemde ebedi kalmaktır. İnsanlardan, ahiret azabı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz.”

Ebu Talib bu sözleri dinledikten sonra; “Sen emrolunduğun şeye devam et! Seni korumaktan geri durmayacağım. Fakat eski dinimden ayrılmak hususunda nefsimi bana boyun eğer bulmadım” dedi. Ebu Leheb hariç, orada bulunan diğer amcaları ve akrabasının hepsi yumuşak konuştular. Fakat Ebu Leheb; “Ey Abdülmuttaliboğulları, başkaları Onun elini tutup mani olmadan önce siz Ona mani olun!” gibi daha birçok çirkin sözler söyledi. Onun bu sözleri üzerine Hz. Muhammed (s.a.v) ın halası, Ebu Lehebe; “Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve Onun dinini yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Vallahi bugün yaşayan bilginler, Abdülmuttalibin soyundan bir peygamberin geleceğini bildiriyorlar. İşte O peygamber, budur!” dedi. Ebu Leheb, bu sözler karşısında çirkin konuşmalarına devam edince, Ebu Talib, kızarak; “Ey korkak! Vallahi biz sağ oldukça, Ona yardımcı ve koruyucuyuz!” dedi. Hz. Muhammed (s.a.v) da; “Ey kardeşimin oğlu! İnsanları Rabbine imana davet etmek istediğin zamanı bilelim, silahlanıp seninle birlikte ortaya çıkarız!” dedi. Sonra Hz. Muhammed (s.a.v) tekrar söze başlayıp;
“Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim, dünya ve ahiretiniz için hayırlı olan şeyden (yani bu dinden) daha üstününü ve daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben sizi dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum ki o da: Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmenizdir. Allahü teâlâ sizi buna davet etmemi emretti” buyurup; “O halde hanginiz benim bu davetimi kabul eder ve bu yolda yardımcım olur?” dedi.

Kimseden ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler. Hz. Muhammed (s.a.v) bu sözlerini üç defa tekrarladı. Her söyleyişinde Hz. Ali ayağa kalkıp; “Ya Resulallah, her ne kadar bunların yaşça en küçüğü isem de sana ben yardımcı olurum!” dedi. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.v) Hz. Ali’nin elinden tuttu. Diğerleriyse hayret içinde ve alaylı alaylı gülerek dağıldılar.
Peygamberliğin dördüncü yılında: “Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma.” (Hicr suresi: 4) mealindeki ilahi emir gelince, Mekkelileri açıktan açığa İslama davet etmeye başladı. Vahyolunan âyetleri açıkça okuyor ve herkese, hak din olan İslamı kabul etmelerini söylüyordu. İlk sıralarda iman edenler az oldu. İman etmeyenler de önce Ondan alakalarını kesmediler. Allahü teâlâya ibadet edilmesini emreden âyetler gelince, bunları işiten Kureyş kavmi Hz. Muhammed (s.a.v) ın doğru sözlü ve yüksek ahlak sahibi olduğunu bildikleri halde Ondan yüz çevirdiler ve düşman kesildiler.

Hz. Muhammed (s.a.v) insanların bu inkârcı tutumu karşısında onları daima imana davet ediyordu ve Mekkelilerden bir kısmı imanla şerefleniyordu. Yine bir gün Safa Tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür bir seda ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz, toplanınız, size mühim bir haberim var” diye seslendi. Bunun üzerine kabileler merakla koşup orada toplandılar. Hayretle bakmaya, merakla beklemeye başladılar. “Ey Muhammed-ül emin! Bizi buraya niçin topladın, neyi haber vereceksin?” diye sordular. Hz. Muhammed (s.a.v); “Ey Kureyş kabileleri!” hitabıyla konuşmaya başlayınca herkes büyük bir dikkatle dinlemeye başladı. Onlara; “Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak; “Ya sabahah (ey topluluklar)” diye haykıran bir kimsenin hâline benzer. Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücum etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız, çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!” dediler.

Hz. Muhammed (s.a.v) bu umumi hitaptan sonra, bütün Kureyş kabilelerinin ismini; “Ey Haşimoğulları! Ey Abdümenafoğulları! Ey Abdülmuttaliboğulları!...” şeklinde sayarak; “Ben size önümüzdeki şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana; “En yakın akrabalarını ahiret azabı ile korkut!” emrini verdi. Sizi La ilahe illallah vahdehu la şerike leh (Allah birdir, Ondan başka hiçbir ilah yoktur) diyerek iman etmeye davet ediyorum. Ben de Onun kulu ve resulüyüm. Eğer buna iman ederseniz Cennete gideceksiniz. Siz La ilahe illallah demedikçe ben size ne dünyada bir fayda, ne de ahirette bir nasip sağlayabilirim!” dedi. Dinleyen kabileler arasından Ebu Leheb; “Bizi buraya bunun için mi topladın?” diyerek, yerden aldığı taşı Hz. Muhammed (s.a.v) e attı. Diğerlerinden o anda böyle bir muhalefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Ebu Lehebin gösterdiği inkâr ve düşmanlık üzerine daha sonra; “Ebu Lehebin elleri kurusun, zaten kurudu...” diye başlayan Tebbet suresi nazil oldu.

Hz. Muhammed (s.a.v) bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilip, insanları açıkça İslama davet etmesi emredildiği zaman, bütün insanlık âlemi dini, ruhi, içtimai ve siyasi bakımlardan yaygın bir karanlık, tam bir cahiliyet, taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde bulunmakta idi. O zaman dünya üzerinde göze çarpan belli başlı devletlerden Bizans, Iran, Mısır, Hindistan, İskenderiye, Mezopotamya, Çin ve benzerlerinde yaşayan insanlar inançsızlığın veya bâtıl inançların içinde çırpınan ve ne yaptığını bilmeyen azgınlar hâline gelmişti. Âlem öylesine kararmış ve zulmet öyle kesifleşmişti ki insanlar; her şeyin yaratıcısı olan Allah’a iman ve ibadet etmek yerine, kâinatta cereyan eden hadiselere ve Allahü teâlânın yarattığı eşyaya tapıyorlardı. Zavallı insanlık yıldızlara, ateşe, elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara “ilah” diye secde ediyordu... Sınıflara ayrılan insanlardan kuvvetliler zayıfları korkunç bir tahakkümle eziyordu.

Dünya üzerinde siyasi, coğrafi ve ticari bakımdan mühim bir yer tutan Arabistan’da da durum diğer yerlerden farksızdı. O zaman Arabistan’da insanlar inanç bakımından bazı değişiklikler gösteriyordu. Bir kısmı tamamen inançsız ve dünya hayatından başka bir şey kabul etmiyordu. Bir kısmı ise Allah’a ve ahiret gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allah’a inanıyor ahirete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı da Allah’a şirk koşarak putlara tapıyordu. Müşriklerin herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Kâbe’ye de 360 put konulmuştu. Bütün bunlardan başka İbrahim aleyhisselamın bildirdiği din üzere olan ve “Hanifler” denilen ve putlardan uzak duran kimseler de vardı.

Cahiliye devri denilen bu zamanda Arabistan’da insanlar genellikle göçebe hayatı yaşıyorlardı ve kabilelere bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme hâlinde bulunan bu kabileler, baskın ve yağmacılığı adeta kendileri için bir geçim vasıtası kabul etmişlerdi. Aralarında zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabilelerden meydana gelen Arabistan’da siyasi bir nizam, içtimai bir düzen de yoktu. Yine bu sırada, dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi, Arabistan’da da ahlaksızlık son haddine ulaşmıştı. İçki, kumar, zina, hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlaksızlık namına ne varsa alabildiğine yaygınlaşmıştı. Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız ve tüyler ürpertici bir vasıta olarak başvuruluyor, kadın basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da kız çocuklarının doğmasını bir felaket ve yüz karası sayıyorlardı. Bu korkunç telakki o dereceye çıkmıştı ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları çukurlara diri diri yatırıp; “Babacığım! Babacığım!” diyerek boyunlarına sarılmalarına ve acı acı feryat etmelerine hiç kulak asmadan üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk etmekte en ufak bir vicdan azabı duymuyorlardı. Netice itibariyle o zamanın insanları arasında şefkat, merhamet, iyilik ve adalet gibi güzel hasletler yok olmuş gibiydi.

Korkunç bir cahiliye devri yaşayan Araplar arasında dikkate değer bir husus vardı. O da; edebiyatın, belagatın ve fesahatın yaygınlaşarak zirveye ulaşmış olmasıydı. Şaire ve şiire çok önem verirler, bunu büyük bir iftihar vesilesi sayarlardı. Güçlü bir şair kendisi ve kabilesi için itibar sağlardı. Belirli zamanlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitabet yarışmaları açılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya hitabeleri Kâbe duvarına asılırdı. Cahiliye devrindeki Kâbe duvarına asılan en meşhur şiirlere «Muallakat-ı Seb’a» (yedi askı) denilmiştir. Kur’an-ı kerim âyetleri inmeye başlayınca Ondaki eşsiz belagati gören nice kimseler de bu sebeple Müslüman oldu.

Hz. Muhammed (s.a.v)in insanlara ebedi saadeti, sonsuz kurtuluşu bildirmek, onları dalaletten hidayete kavuşturmak üzere peygamber olarak gönderildiği sırada cahiliye devri yaşayan Mekkeliler, iman etmeye davet edilince, önceleri ilgisiz davrandı. Sonra açıkça düşmanlık göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları önce alay tarzında olup, sonra hakaret şekline, daha sonra işkence safhasına girdi. Bunlardan sonra ticari ve diğer bütün münasebetleri kesme ve şiddet gösterme devresi başladı.

Müşriklerden bilhassa azılı beş kişi, Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamı çok üzüp alay ediyorlardı. Bunlar arasında, As bin Vail, Esved bin Muttalib, Esved bin Abdi Yagves, Velid bin Mugire ve Haris bin Kays vardı. Bir defasında Peygamber efendimiz Kâbe’nin yanında otururken, Cebrail aleyhisselam gelip, (Seninle alay edenlere cezalarını veririz...) mealindeki Hicr suresinin 95. âyetini getirip, Velidin ayağına, ikincisinin ökçesine, üçüncüsünün burnuna, dördüncüsünün başına, beşincisinin gözlerine işaret etti. Velidin ayağına bir ok battı. Çok kibirli olduğundan, eğilerek oku çıkarıp atmak, kendine ağır geldi. Demiri topuk damarına batıp, siyatik hastalığına yakalandı. As’ın ökçesine diken battı. Tulum gibi şişti. Harisin burnundan devamlı kan geldi. Esved bir ağaç altında neşeli otururken, kafasını ağaca vurup, diğer Esved de, a’ma olup, hepsi helak oldular.

Müşriklerin zulüm ve baskıyı arttırması üzerine Muhammed aleyhisselam, Eshab-ı kiramdan Erkam bin Ebil Erkam’ın evini emniyetli bir yer olarak seçti. Dar bir sokak içinde, Safa Tepesinin doğusunda bulunan bu ev giriş çıkış için ve gelip gidenleri kontrol etmeye elverişli bir yerdi. Peygamber efendimiz İslamiyeti burada anlatıyor ve Müslümanlar oraya toplanıyordu. Birçok Mekkeli bu evde Müslüman oldu. Bir merkez olarak seçilen bu eve “Darü’l-İslam” adı verildi.

İnsanları ebedi saadete kavuşturmak için ve rahmet olarak gönderilen Muhammed aleyhisselam, Mekke’de cahiliye devri yaşamakta olan insanları açıkça İslama çağırdı. Hakiki kurtuluşun Allahü teâlâya iman etmekte, nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakta olduğunu bildirince, nefslerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar, zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar bütün bu bozuk işlerine son verileceğini görerek Hz. Muhammed (s.a.v)in bildirdiklerini inkâr ettiler ve Ona düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi aciz ve fani insanların ayıplamalarından sakınarak iman etmediler. Nefslerine, şeytana ve şehvetlerine uyarak saadetten mahrum kaldılar.

Hz. Muhammed (s.a.v) ın bildirdiklerine iman etmeyen ve Ona düşmanlık gösteren müşrikler, önce alay etmeye başladılar. Bir araya toplanıp Ona; kâhin, mecnun, şair, deli, sihirbaz diyelim şeklinde karar almak istediklerinde, bunların hiçbirinin Hz. Muhammed (s.a.v) da bulunmadığını yine kendileri itiraf ediyorlardı. Ona bir şeyler söylemek için toplandıklarında müşriklerden Velid bin Mugire şöyle diyordu: “Hayır o kâhin değildir. Biz, kâhinleri gördük. Onun okuduğu ne kâhin fısıltısı, ne de uydurma şeylerdir. Kâhinler hem doğru hem yalan söyler. Biz Muhammedde hiçbir yalan görmedik. O mecnun, deli de değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, Onda böyle bir hâl yoktur. O şair de değildir. Biz şiirin her çeşidini iyi biliriz. Onun okudukları bunlardan hiçbirine benzemez. O, sihirbaz da değil! Biz sihirbazları gördük. Onun okudukları sihirbazların okuyup üfürmelerine ve düğümleyip bağlamalarına hiç benzemiyor.”
Çeşitli hilelerle ve zulümle insanların iman etmesine mani olmaya kalkışan müşriklerin ileri gelenleri, insanları Hz. Muhammed (s.a.v) ın okuduğu âyetleri dinlemekten men ederlerdi. Kendileriyse geceleri gizlice Hz. Muhammed (s.a.v) ın bulunduğu evin yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden habersiz gece Kur’an-ı kerimi dinlemeye geldiklerini gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar bir daha böyle yapmayalım derlerdi. Ancak ertesi gece yine birbirinden habersiz gidip bir köşeye saklanarak tekrar dinlerlerdi. Sabah olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha böyle yapmamak üzere yemin ederek ayrılırlar, fakat bundan vazgeçemezlerdi. Ancak nefslerine uyup, üstünlük taslayarak ve diğer müşriklerin kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha birçok boş düşüncelere kapılarak iman etmediler. Üstelik başkalarına da mani oldular. Sokaklarda, “Muhammed sihirbaz” diye bağırdılar.

İslam nurunun günden güne yayılması üzerine iyice azgınlaşan müşrikler, artık alay etmekten de öteye, Müslümanlara işkence yapmaya başladılar Hz. Muhammed (s.a.v) ın kapısının önüne pislik dökmeye, kapısına kan sürmeye, geçeceği yollara diken dökmeye başladılar. Sevgili Peygamberimiz, Mekke’ye dışardan gelenlere İslamı anlatarak davet ederken, peşinde dolaşıp; “Yalan söylüyor, inanmayın” diyerek taşkınlık gösterirlerdi. İlk Müslüman olanlardan, önce zayıf ve kimsesizlere sonra da hepsine ağır işkenceler yapmaya başladılar. Bütün bunlarla insanların iman etmelerine engel olamadıklarını aksine, İslamın günden güne yayıldığını gören müşrikler her yola başvurdular.

Menfaatleri sebebiyle putlara tapan ve İslamiyetin, zulümlerine, haksızlık ve ahlaksızlıklarına kesinlikle son vereceğini gören müşrikler, buna mani olmak için ilk safhada başvurdukları şeylerin sonuç vermediğini gördüler. Hatta ileri gelenleri toplanıp Peygamber efendimizin amcası Ebu Talibe giderek; “Ey Ebu Talib! Biz senden kardeşinin oğlunu susturmanı, Ona engel olmanı istiyoruz. Ya Onu bildirdiği şeylerden vaz geçirirsin veya iki taraftan birisi yok oluncaya kadar Onunla da seninle de çarpışırız... Bundan vazgeçsin ne isterse vereceğiz...” dediler. Ebu Talib, müşriklerin söylediklerini Hz. Muhammed (s.a.v) a nakletti. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.v); “Ey amca! Şunu bil ki, güneşi sağ, ay’ı da sol elime verseler (her ne vaad ederlerse etsinler) ben asla bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten, bildirmekten vazgeçmem. Ya Allahü teâlâ bu dini bütün cihana yayar, vazifem biter veya bu yolda canımı feda ederim” dedi.

Bu sözleri dinleyen Ebu Talib Sevgili Peygamberimizin boynuna sarılarak; “İşine devam et, istediğini yap! Vallahi, seni asla herhangi bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim...” dedi. Ebu Talibin yeğenini her şeye rağmen koruyacağını ve asla yalnız bırakmayacağını anlayan müşrikler, bundan da bir netice alamadıklarını görerek bizzat Hz. Muhammed (s.a.v) ı çağırıp şöyle dediler:

“Eğer mal toplamak istiyorsan sana istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak istiyorsan seni kendimize hükümdar yapalım. Daha her ne istiyorsan yapalım, verelim. Yeter ki bu davadan vazgeç.” Peygamber efendimiz müşriklere şöyle cevap verdi:

“Sizin söylediğiniz şeylerin hiçbirisi bende yoktur. Ben, size mallarınızı istemek, içinizde şeref ve şan kazanmak, üzerinize hükümdar olmak için gelmedim. Fakat Allah, beni size peygamber olarak gönderdi. Bana bir kitap da indirdi. İman ederseniz Cennetle müjdeleyici, isyanınızdan dolayı da azapla korkutucu olmamı Allah bana emretti. Ben de Rabbimin bana vahyettiklerini size tebliğ ettim. Size öğüt de verdim. Size getirip tebliğ ettiğim şeyi alır, kabul ederseniz o, dünyada ve ahirette nasibiniz ve saadetiniz olur. Onu reddederseniz Yüce Allah aramızda hükmü verinceye kadar tebliğ etmek, sabretmek ve buna katlanmak benim vazifemdir.”

İnkârlarında ısrar eden müşrikler bu teşebbüslerinden de netice alamayınca işi zulüm ve işkence safhasına döktüler. Hz. Muhammed (s.a.v) kastetmeye karar verdiler. Başları Ebu Cehil şöyle dedi: “Yarın kaldırabileceğim kadar kocaman bir taşı alıp, O secdeye kapandığı zaman başının üzerine bırakacağım.” Diğer müşrikler de; “Sen istediğini yap seni destekleyeceğiz” dediler. Ertesi günü beklediler ve Hz. Muhammed (s.a.v) Kâbe’ye gelerek namaza durdu. Secdeye vardığı sırada Ebu Cehil kocaman bir taşı alıp yanına yaklaştı. Fakat yaklaşır yaklaşmaz, büyük bir korkuyla, perişan bir halde, geri kaçtı. Ellerinin canı kesildi ve taş yere düştü. Bu hâli gören ve merakla seyreden müşrikler; “Ne oldu sana?” dediklerinde Ebu Cehil; “Bir benzerini görmediğim zapt edilmez bir aslan beni parçalamak üzere üstüme yürüdü” dedi. Ebu Cehil birkaç kere böyle yapmak istemişse de aynı durumla karşılaşmıştı.
Bu ve buna benzer mucizeleri görenlerden bir kısmı iman ediyor, bir kısmı da düşmanlıkta ısrar ediyordu. Bundan başka müşriklerin Hz. Muhammed (s.a.v) saldırdıkları, bazen de mübarek yüzünü, başını yaraladıkları oluyordu. Diğer taraftan Müslüman olanlara yaptıkları işkenceler görülmemiş bir vahşet hâlini almıştı. Yapılan işkencelere dayanamayarak vefat eden Yasir radıyallahü anh ve Ebu Cehil tarafından karnına mızrak saplanarak şehid edilen Yasir’in (radıyallahü anh) hanımı

Sümeyye Hatun İslamda ilk şehidler oldular.
Peygamber efendimiz ilk Müslümanların ağır işkencelere uğramaları ve zulüm altında zor duruma düşmeleri üzerine “Siz Habeş ülkesine gidiniz, Allah sizi orada ferahlığa kavuşturur ve sizi yine toplar” buyurdu. Bi’setin (Peygamberliğin) beşinci yılında (M. 615) Eshab-ı kiramdan 10’u erkek, 5’i kadın olmak üzere 15 kişilik bir kafile Mekke’den Habeşistan’a hicret ettiler. Bi’setin altıncı yılında Hz. Hamza’nın, sonra da Hz. Ömer’in iman etmesi üzerine Müslümanların durumu bir miktar kuvvetlendi.

Resulullahın amcası Hz. Hamza imana gelince, müslümanlar kuvvetlendi ve çok sevindiler. Bu iş Kureyş kâfirlerine güç geldi. İleri gelenleri toplanıp, (Muhammedin adamları çoğalıyor. Bunu önlemeye çare bulalım) dediler. Herbiri bir şey söyledi. Ebu Cehil (Onu öldürmekten başka çare yoktur. Bunu yapana, şu kadar deve, bu kadar da altın veririm) dedi. Ömer bin Hattab kalkıp, (Bu işi, Hattab oğlundan başka yapacak yoktur) dedi. Ömeri alkışlayıp, (haydi Hattab oğlu, görelim seni) dediler. mer kılıcını kuşanıp yola düştü.

Yolda rastladığı Nuaym bin Abdullah, (bu şiddet ve hiddetle nereye ya Ömer ?) dedi. O da, (Muhammedi öldürmeye gidiyorum) dedi. (Ya Ömer, g üç bir işe gidiyorsun. Onun Eshabı, çevresinde, pervane gibi dolaşıyor. Ona bir şey olmasın diye titreşiyorlar. Ona yaklaşmak çok zordur. Onu öldürsen bile Abdülmuttalib oğullarının elinden yakanı nasıl kurtarabilirsin) dedi. Ömer , bu sözlere çok kızıp, (yoksa, sen de mi onlardan oldun, önce senin işini bitireyim) diye, kılıca sarıldı. (Ya Ömer, beni bırak! Kardeşin Fatıma ile, zevci Said bin Zeyde git, ikisi de müslüman oldu) dedi. Ömer , onların müslüman olduğuna inanmadı. (Eğer inanmazsan, git sor, anlarsın) dedi.

Ömer şaşaladı. Kardeşini merak edip hemen evlerine gitti. O anlarda (Tâhâ) suresi yeni gelmiş, Said ile Fatıma, bunu yazdırıp, Habbab bin Eret adındaki sahabiyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Ömer kapıdan bunların sesini duydu. Kapıyı çok sert çaldı. Ömeri kılıç belinde, kızgın görünce, yazıyı sakladılar. Habbabı gizleyip, sonra kapıyı açtılar. İçeri girince (Ne okuyordunuz?) dedi. Said (Bir şey yok) dedi. Ömerin kızması artarak, (işittiğim doğru imiş, siz de ona aldanmışsınız) dedi. Saidi yakasından tutup, yere attı. Fatıma kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan aktı. Ömer kanı görünce, kardeşine acıdı. Biraz sendeledi. Fatımanın canı yandı. Kana boyandı ise de, iman kuvvetiyle, (ya Ömer, niçin Allah’tan utanmazsın, âyetler ve mucizeler ile gönderdiği Peygamberine niçin inanmazsın? İşte ben ve zevcim, müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz) dedi ve kelime-i şehadeti okudu.

Ömer , ne yapacağını şaşırdı. Yere oturdu. Yumuşak sesle, (Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarınız) dedi. Fatıma getirip verdi. Ömer , güzel okuma bilirdi. Tâhâ suresini okumaya başladı. Kur’an-ı kerimin fesahatı, belagatı, manaları ve üstünlükleri kalbini çok yumuşattı. (Göklerde ve yer yüzünde ve bunların arasında ve toprağın altındaki şeyler hep Onundur) âyetini okuyunca, derin düşünceye daldı. Biraz daha okudu. (Ondan başkasına tapılmaz, bel bağlanmaz. Her şey, ancak Ondan beklenir. En güzel isimler Onundur) âyetini düşündü. (Hakikaten, ne kadar doğru) dedi. Habbab bu sözü işitince, yerinden fırladı. Tekbir getirdikten sonra, (Müjde ya Ömer, Resulullah Allahü teâlâya dua ederek, (Ya Rabbi, bu dini, Ebu Cehil ile yahut Ömer ile kuvvetlendir) buyurdu. İşte bu devlet, bu saadet sana nasip oldu) dedi. Bu âyet-i kerime ve bu dua, Ömerin kalbindeki düşmanlığı sildi süpürdü. Hemen, (Resulullah nerede?) dedi. Kalbinde, Resulullah sevgisi yanmaya başladı.

O gün, Resulullah Safâ tepesi yanında, Erkamın evinde Eshabına nasihat veriyordu. Ömeri buraya getirdiler. Ömerin dışarıda kılıçlı olduğu görülünce , eshab-ı kiram, Resulullahın etrafını sardı. Hz. Hamza (Ömerden çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden, onun başını yere düşürürüm) derken, Resulullah (Yol verin, içeri gelsin) buyurdu. Biri sağında, biri solunda, ötekiler tetikte olarak içeri girdi. Cebrail aleyhisselam, daha önce, Ömerin iman ettiğini, yolda olduğunu haber vermişti. Resulullah, Ömeri tebessüm buyurarak karşıladı ve (Bırakınız, yanından ayrılınız) buyurdu. Bıraktılar.

Resulullahın önünde diz çöktü. Resulullah, Ömerin kolundan tutup, (iman et ya Ömer ) buyurdu. O da temiz kalb ile kelime-i şehadeti söyledi. Eshab-ı kiram, sevinçlerinden yüksek sesle tekbir getirdi.

Hz. Ömer, müslüman olunca, Resulullaha, (Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter) âyeti indi. (Enfal:64)

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Cebrail aleyhisselam geldi. "Ömerin müslüman olmasından dolayı gökteki melekler birbirine müjde verip, bayram ediyorlar" dedi.) [Hakim, Ebu Nuaym]
(Ömeri müslüman olduktan sonra gören şeytan, yüzüstü yıkıldı.) [İ. Asakir, Darekutni]

İbni Mesud buyurdu ki: Ömer imana geldiğinde, Peygamber efendimiz, mübarek elini Ömerin göğsüne koyup, (Ya Rabbi, bunun göğsündeki kötü sıfatı ve hastalığı çıkar, onun yerine iman ve hikmeti ver) buyurdu. Ömerin müslüman olması, müminlere rahmet oldu. O Müslüman oluncaya kadar dini İslam aşikâre değildi. Kâbe’de Müslümanlardan hiç kimse namaz kılmamış idi.

Hz. Ömer , (Kardeşlerimiz ne kadardır?) dedi. (Seninle kırk olduk) dediler. (Öyle ise, ne duruyoruz, haydi çıkalım, Harem-i şerife gidip açıkça okuyalım) dedi. Resulullah kabul buyurdu. Önde Ömer , sonra Ali, ondan sonra Resulullah, sağında Ebu Bekir, solunda Hamza, arkasında öteki Sahabiler yürüyerek Harem-i şerife gittiler. Kureyşin ileri gelenleri, orada Ömerden müjde bekliyorlardı. Ömer hepsini toplamış getiriyor diyerek sevindiler. Ebu Cehil, zeki, cin fikirli olduğundan, bu gelişi beğenmedi. İleri varıp (Ya Ömer, b u ne?) dedi. Hz. Ömer hiç aldırış etmeden (Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden resulullah) dedi. Ebu Cehil, ne diyeceğini şaşırdı, dona kaldı. Hz. Ömer bunlara dönerek, (Beni bilen bilir, bilmeyen bilsin ki, Hattab oğlu Ömerim. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın) dedi. Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i islâm, Harem-i şerifte saf olup, yüksek sesle tekbir aldı. İlk olarak meydanda namaz kıldılar.

Habeşistan’a hicret eden ilk kafilenin, hükümdar Necaşi tarafından iyi karşılanması üzerine, Peygamberimiz, müşriklerin baskı ve işkencelerine maruz kalan Müslümanlardan ikinci bir kafileyi de bi’setin yedinci yılında (M.617) Habeşistan’a gönderdi. 80’i erkek, 10’u kadından meydana gelen bu kafile de Habeşistan’a hicret etti. Bu arada İslamiyetin yayılmasına mani olmak için her yola başvuran müşrikler, Peygamber efendimize çeşitli şeyler soruyorlar, nazil olan âyetler okundukça aldıkları cevaplar ve gördükleri mucizeler karşısında şaşırıyorlardı.
Her şeye rağmen Müslümanların sayısı artıyordu. Bunu engellemek için çeşitli yollar deneyen müşrikler, Müslümanları muhasara altına almaya, başta ticari olmak üzere onlarla olan bütün münasebetlerini kesmek üzere karar aldılar. Müslümanlara hiçbir şey satmamaya ve onlardan hiçbir şey satın almamaya yemin ettiler. Bu anlaşmalarını bir kağıda da yazarak Kâbe içine astılar.

Müslümanlar ise Şi’b-i Ebi Talib (Ebu Talib mahallesi) denilen yerde toplanmışlardı. Müşrikler bu mahalleye yiyecek, içecek dahil hiçbir şey sokmuyorlardı. Oradan, bir şey satın almak üzere çıkmak isteyene ve oraya yiyecek içecek satmak için gitmek isteyen hiçbir satıcıya fırsat vermiyorlardı. Bu mahallede muhasara altına alınan Müslümanlar ise dışardan fazla bir şey satın alamadıkları için şiddetli kıtlıkla karşı karşıya kalmışlardı. Sadece hac mevsiminde dışarı çıkabiliyorlardı. Ancak Mekke’ye gelen tüccarlardan bir şey satın almak istediklerinde müşrikler, tüccarlardan, fiyatlarını çok yüksek tutmalarını istiyorlardı. Bu sebeple Müslümanlar fazla bir şey satın alamıyorlardı. Bazıları yiyecek bulamadıkları için ağaç yaprakları ile açlıklarını gidermeye çalışıyor, küçük çocuklar açlıktan feryat ediyordu. Müslümanlar içinde zengin olanlar sıkıntıya düşenlerin ihtiyacını karşılamak için bütün mallarını harcamışlardı. Ancak bu da kâfi gelmemişti.

Üç sene boyunca devam ettirdikleri bu zulümle Müslümanlara iyi bir ders verdiklerini zannedip İslamiyetin yayılmasının duracağını ümit eden müşrikler, İslamın hızla yayıldığını görerek iyice çıldırdılar. Allahü teâlâ, müşriklerin anlaşmalarını yazarak Kâbe içine astıkları sahifeye bir güve kurdu musallat etti. Güve, o sahifede bulunan; “Bismike Allahümme” ibaresi hariç diğer kısmını tamamen yiyip bitirdi. Bu husus Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) vahiyle bildirildi. Hz. Muhammed (s.a.v) bu durumu amcası Ebu Talibe bildirince, Ebu Talib müşriklere gidip; “Kardeşimin oğlunun bana haber verdiğine göre, Allah sizin Kâbe’de astığınız sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı hariç o sahifede zulüm, akrabalarla münasebeti kesme ve iftira olarak yazılı diğer kısmı yiyip bitirmiştir. Kâbe’ye gidip bakınız. Bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz” dedi.

Kâbe’ye gidip astıkları sahifeyi gerçekten bir güve kurdunun yiyip bitirdiğini gördüler. Bu hadise karşısında şaşıran müşrikler bazı ileri gelen kimselerin de böyle bir uygulamadan vaz geçtiklerini bildirmeleri üzerine bi’setin onuncu yılında bundan tamamen vazgeçmek zorunda kaldılar. Fakat düşmanlıklarını günden güne şiddetlendirip, İslamiyetin yayılmasına mani olmak için her türlü yola başvurdular. Halbuki İslamiyet süratle yayılıyor, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)  cahiliye devrinin zulmetinde bunalan insanları hakiki saadete kavuşturuyordu. Bu saadetle şereflenen insanlar da kavuştukları büyük nimete şükrediyorlar, müşriklerin hakaret ve işkenceleri karşısında asla yılmıyorlardı. Hz. Muhammed (s.a.v) ın mucizelerini ve Müslümanların dinlerindeki sebatını gören nice gönüller İslam nuru ile aydınlanıyordu.

Müşriklerin Müslümanlara uyguladıkları üç senelik abluka sona erince Habeşistan’dan yirmi kişi kadar Hıristiyan Ruhban Mekke’ye geldi. Bunlar daha önce Habeşistan’a hicret eden Müslümanlardan İslamiyetle ilgili duydukları şeyleri bizzat mahallinde görmek ve araştırmak üzere Mekke’ye gelmişlerdi. Kâbe yanında Peygamber efendimizle görüşen bu Hıristiyan kafilesi, Kur’an âyetlerini dinleyip çok ağladılar. Öyle ki, sakalları gözyaşları ile ıslandı. Sordukları her soruya verilen cevaplar karşısında son derece memnun kalıp, Sevgili Peygamberimizin kendilerini İslama davet etmesi üzerine büyük bir şevkle sevinç gözyaşları dökerek Müslüman oldular. Bu hallerini görerek kendilerine çeşitli hakarette bulunan Ebu Cehil’e ve diğer müşriklere asla aldırış etmediler; “Bize yaptığınız cahilliği biz size yapamayız ve bize nasip olan hak dinden asla dönmeyiz” dediler.

Hz. Muhammed (s.a.v) peygamberliğinin onuncu yılında büyük oğlu Kasım ve bir müddet sonra da diğer oğlu Abdullah, küçük yaşta, vefat ettiler. Yine bi’setin onuncu yılında Peygamber efendimizin amcası Ebu Talib ve ondan birkaç gün sonra da hanımı Hz. Hatice validemiz vefat etti. Ard arda ortaya çıkan bu ölüm hadiselerinden dolayı bu seneye Senet-ül hüzün (hüzün yılı) denildi. Bu vefat hadiselerine çok sevinen müşrikler, sevgili Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı öncekinden daha şiddetli davranmaya başladılar. Ebu Talib hayattayken onun himayesinden çekinen müşrikler, o vefat edince, Hz. Muhammed (s.a.v) a ve Müslümanlara yaptıkları tecavüzleri kat kat artırdılar.

Mekke ahalisi iman etmiyor ve Müslümanlara çok sıkıntı veriyordu. İşkenceyi artırıp, işi azdırmışlardı. Resulullah çok üzüldü. Hicretten bir yıl önce, elli iki yaşında idi. Zeyd bin Harise’yi alarak Taif’e gitti. Taif halkına bir ay nasihat eyledi. Kimse iman etmediği gibi alay ettiler, işkence yaptılar, yuhaladılar. Çocuklar taşa tuttular. Üzüntülü ve yorgun bir şekilde geri dönerken mübarek bacakları yaralandı. Zeyd’in başı kan içinde kaldı. Çok sıcak bir saatte, yol kenarında, bitkin halde istirahat edip yaralarını, kanlarını sildiler. Hz. Muhammed (s.a.v) daha sonra Mekke’ye doğru gitmekte iken, başının üzerinde kendisini gölgeleyen bir bulutu ve biraz sonra da Cebrail aleyhisselamı gördü. Cebrail aleyhisselam; “Ya Muhammed, şüphesiz ki, Allahü teâlâ kavminin sana ne söylediklerini işitti. (Bir melek göstererek) Şu melek, Allahü teâlânın dağları emrine verdiği melektir. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin” dedi. Dağlara müvekkil melek (Mekke’nin iki tarafında bulunan Ebu Kubeys ve Kuaykıan dağlarını göstererek); “Ya Muhammed! Eğer şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine kapanıp birbirine kavuşmasını istersen, emret, kavuşturayım!” dedi. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber efendimiz;

“Hayır! Ben insanlara rahmet olarak gönderildim. Allahü teâlânın, bu müşriklerin sulbünden, iman edecek, Allah’a şirk koşmayacak bir nesil çıkarması için dua ederim” buyurdu.
Peygamber efendimiz Taif’ten Mekke’ye döndüğü sırada Mekke’ye varmadan Nahle adındaki bir yerde bir müddet istirahat etti. Bu sırada namaza durmuştu. Nusaybin cinlerinden bir grup oradan geçerken Onun okuduğu Kur’an âyetlerini duydular ve durup dinlediler. Sonra Peygamber efendimizle görüşüp Müslüman oldular. Hz. Muhammed (s.a.v) onlara; “Kavminize varınca benim imana davetimi onlara da söyleyin, onları imana davet edin” buyurdu. O cinniler kavimlerine gidip bunu bildirince, işiten cinnilerin hepsi iman ettiler. Bu husus Kur’an-ı kerimde Cin suresinde bildirilmektedir.

Resul-i ekrem efendimizle Zeyd bin Harise bu hadiseden sonra Mekke’ye yürüdüler. Karanlıkta şehre girdiler. Birkaç ay Mekke’de çok sıkıntılı geçti. Her taraf düşman idi. Gidecek bir yer yoktu. Doğruca amcası Ebu Talibin kızı ümmü Hani’nin Ebu Talib mahallesinde bulunan evine geldi. Ümmü Hani, o zaman iman etmemişti.
Resulullah, o gün çok incinmişti. Abdest alıp, Rabbine yalvarmaya, af dilemeye, kulların imana gelmesi, saadete kavuşmaları için duaya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi. Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.

O anda, Cebrail aleyhisselam gelip, Allahü teâlânın daveti üzerine Hz. Muhammed (s.a.v) ı Miraca götürdü. Gökleri aştı, bilinmeyen, anlaşılmayan, anlatılamayan şekilde Cenneti, Cehennemi, Arş’ı, Kürsi’yi gördü. Mekansız, zamansız, cihetsiz, sıfatsız olarak Allahü teâlâyı görüp konuştu.

Hicretten bir sene önce 13 Temmuzda Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye “Peygamberimizin “Miracı” denir. Resulullah Miraca ruh ve bedeniyle uyanıkken çıktı. “Beden ile gittim” buyurdu.

Peygamber efendimize Mirac gecesinde nice ilahi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Mirac Kur’an-ı kerimde İsra suresinde ve hadis-i şeriflerde bildirilmektedir.

Peygamber efendimiz, müşriklerin şiddetle karşı çıkmalarına ve istememelerine rağmen, bütün güçlüklere ve sıkıntılara katlanarak insanları İslama davet etti. Mekke her yıl hac mevsiminde uzaktan, yakından gelenlerle dolup taşardı. Peygamberimiz bu mevsimde kurulan panayırlara gider, Mekke’ye gelen Arap kabilelerine İslamı anlatır ve onları imana davet ederdi. Müşrikler ise hep mani olmak için uğraşırlardı.

Peygamber efendimiz bi’setin (peygamberliğin) on birinci yılında hac mevsiminde Mekke’nin yakınında bulunan Akâbe’de Medine’den gelen altı kişiyle karşılaştı, onlarla görüştü. Onlara Kur’an-ı kerim okudu ve İslama davet etti. Medine’deki Hazrec kabilesinden olan bu altı kişi Peygamberimizi dinledikten sonra hemen iman ettiler. Bu altı kişi ilk Medineli Müslümanlardır. Bundan bir sene sonra bi’setin on ikinci yılında yine hac mevsiminde 12 Medineli, Peygamber efendimizin davetini kabul ederek Müslüman oldular. Allah’a şirk koşmayacaklarına, zinadan, hırsızlıktan sakınacaklarına, kimseye iftira etmeyeceklerine, kız çocuklarını öldürmeyeceklerine, Allah’a ve Resulüne itaat edeceklerine dair kesinlikle söz verdiler. Bu hadiselere ilk Akâbe biatları denilmiştir. Medinelilerin yaptıkları bu biat büyük bir önem taşıyordu. Peygamberimiz bu biatlerde bulunanlara İslamı anlatmak ve Kur’an-ı kerimi öğretmek üzere Eshab-ı kiramdan Musab bin Umeyr’i, muallim olarak onlarla birlikte Medine’ye gönderdi. Bu sıralarda Medine’deki Müslümanların sayısı kırka ulaşmıştı. Musab bin Umeyr’in üstün gayretleriyle Medine’de bulunan Evs ve Hazrec kabilelerinden hemen hemen Müslüman olmayan kalmamıştı. Az zamanda İslamiyet Medine’de yayıldı. Peygamber efendimiz Medine’de İslamın bu şekilde süratle yayıldığını haber alınca çok sevinip bu seneye Sevinç Yılı denildi.

Bu seneden sonra peygamberliğin on üçüncü senesinde yine hac mevsiminde Medine’den 73 erkek 2 kadın olmak üzere 75 kişi Akâbe’de gece yarısı sevgili Peygamberimizle görüştüler. Resulullah efendimiz onlara; “Allah’tan başka ilah olmadığına, benim Onun Resulü olduğuma iman ederek dinin emirlerini yerine getireceğinize, bana itaat edeceğinize, hiçbir şeyden çekinmeden Allah yolunda Allah için hakkı söyleyeceğinize, kendi nefsinizi ve namusunuzu koruduğunuz gibi bana yardımcı olacağınıza söz veriyor musunuz?” buyurdu. Bunu seve seve kabul ettiklerini bildiren Medineliler; “Ya Resulallah, senin uğrunda ölürsek bize ne var?” diye sordular. “Cennet var” buyurunca, Resulullah efendimizin elini tutarak biat ettiler.

Peygamberimiz bunların içinden Medine’nin ileri gelenlerinden, okuma yazma bilen 12 kişiyi temsilci olarak seçti. Bu temsilciler; “Allah’a hamd olsun ki; bizi Hz. Muhammed (s.a.v) ın sevgisiyle ve Ona iman etmekle şereflendirdi. Allah’ın ve Resulünün davetini kabul ettik, dinledik ve boyun eğdik” diyerek sevinçlerini ve teslimiyetlerini ifade ettiler.
İkinci Akâbe biatıyla Medine, Müslümanların rahat edecekleri ve sığınacakları bir yer olmuştu. İkinci Akâbe biatını duyan Mekkeli müşriklerin Müslümanlara tutumları çok şiddetli ve pek tehlikeli bir hâl aldı. Müslümanlar durumlarını arz edip hicret için izin istediler. Peygamber efendimizin; “Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki kara taşlık arasında hurmalık bir şehir olduğu bana gösterildi ve bildirildi. Orası Yesrib (Medine)dir. Oraya hicret ediniz. Orada Müslüman kardeşlerinizle birleşin. Yüce Allah onları size kardeş yaptı ve Medine’yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt yaptı” buyurarak Mekke’deki Müslümanların Medine’ye hicret etmelerine izin vermesi üzerine, bölük bölük Medine’ye hicret ettiler.

Neden sonra işin farkına varan müşrikler, hicret etmek üzere yola çıkan müslümanlardan görebildiklerini yoldan çevirmeye, kadınları kocalarından ayırmaya, gücü yettiklerini hapsetmeye ve çeşitli cefalar yapmaya başladılar. Onları dinlerinden döndürmek için her türlü eziyeti yaptılar. Fakat bir iç harbin patlak vermesinden korktukları için öldürmeye cesaret edemediler. Ancak Müslümanlar da her fırsattan istifade ederek Medine'ye hicrete devam ettiler.

Bu arada Hz. Ömer bir gün kılıcını kuşandı, yanına oklarını ve mızrağını alıp Kâbe'yi açıkça tavaf etti. Orada bulunan müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: "İşte ben de dinimi korumak için Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın."

Böylece Hz. Ömer ve yanında yirmi kadar Müslüman güpegündüz açıktan Medine'ye doğru yola çıktılar. Onun korkusundan bu kafileye hiç kimse dokunamadı. Daha sonra Eshab-ı kiramdan diğerleri de hicrete devam ettiler. Bu arada Hz. Ebu Bekir de hicret için izin istedi. Resulullah efendimiz; "Sabreyle. Ümidim odur ki; Allahü teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz" buyurdu. Hz. Ebu Bekir; "Anam babam sana feda olsun. Böyle ihtimal var mıdır?" diye sordu. Resulullah da; "Evet vardır" buyurunca sevindi. Sekiz yüz dirhem vererek hemen iki deve satın aldı. Beklemeye başladı. Nihayet Mekke'de Peygamber efendimiz, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, fakirler, hastalar, ihtiyarlar ve müşriklerin hapsettiği kimseler kaldı.
Diğer taraftan Medineliler (Ensar), hicret eden Mekkelileri (Muhacirleri) çok iyi karşılayıp, misafir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik meydana geldi. Resulullahın da hicret edip, Müslümanların başına geçeceği ihtimaliyle Mekkeli müşrikler telaşa kapıldılar.

Mühim işleri görüşmek için bir araya geldikleri Dârünnedve'de toplandılar, ne yapacaklarını konuşmaya başladılar. Bu toplantıya şeytan da "Şeyh-i Necdi" yani Necdli bir ihtiyar kılığında, düzgün kıyafetli olarak katılmıştı. Çeşitli teklifler öne sürüldü. Hiçbiri beğenilmedi. Kendisine söz verilen Şeyh-i Necdi kılığındaki şeytan onlara; "Sizin düşündüklerinizin hiçbiri Ona karşı çare değildir. Çünkü Onun öyle güler yüzü tatlı dili vardır ki; her tedbiri bozar. Başka çare düşününüz" diyerek fikrini söyledi. Kureyşin reisi ve en azılı İslam düşmanı olan Ebu Cehil; "En doğru fikir şudur ki, her kabileden bir kuvvetli kimse seçelim. Herbiri ellerinde kılıçları ile Muhammedin (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine saldırsın. Kılıç vurup kanını döksünler. Böylece kimin öldürdüğü belli olmaz. Zaruri olarak diyete razı olurlar. Biz de Onun diyetini verir, bu sıkıntıdan kurtuluruz" dedi. Şeyh-i Necdi de bu fikri beğendi ve hararetle tasdik etti.
Onlar bunun hazırlığı içindeyken, Allahü teâlâ, Peygamber efendimize hicret emrini verdi. Cebrail aleyhisselam gelerek müşriklerin kararını ve o gece yatağında yatmamasını bildirdi. Peygamber efendimiz Hz. Ali'ye kendi yatağında yatmasını ve bıraktığı emanetleri sahiplerine vermesini söyledi. Geceleyin Yasin suresinin ilk sekiz âyetini okuyarak, kendisini öldürmek için evini sarmış kâfirlerin üzerine bir avuç toprak saçtı ve evinden çıktı. Müşriklerden hiç kimse onu göremedi. Peygamber efendimizin saçtığı topraktan kime isabet ettiyse Bedir Savaşında öldürüldü.

Safer ayının yirmi yedinci Perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Hz. Ebu Bekir yanlarına bir miktar yiyecek alarak, bir kılavuz ile birlikte yola çıktılar. Bir saatlik mesafedeki Sevr Dağında bulunan mağaranın önüne geldiler. Mağaraya Resulullahtan izin alarak önce Hz. Ebu Bekir girdi, içeriyi dikkatlice gözden geçirdi. Gördüğü çok sayıdaki delikleri, yılan ve akrep çıkmaması için gömleğini parçalayarak kapattı. Açık kalan bir deliği de ayağıyla kapayıp, Peygamber efendimizi içeri davet etti. Resulullahın içeri girmesini müteakip Allahü teâlânın emriyle bir örümcek kapıya ağını ördü ve bir çift güvercin yuva yaparak yumurtladı. Eve girip de Peygamber efendimizi yatağında bulamayan müşrikler, her tarafı aramaya başladılar. İz takip ederek mağaranın önüne geldiklerinde, bir örümceğin mağaranın ağzını örmüş ve bir güvercinin de yuva yapmış olduğunu gördüler. İçeriye bakmadan geri döndüler. Allahü teâlâ, bu mucize ile Peygamberini ve Onun arkadaşını müşriklerin kötülüklerinden korudu. Ayaklarının ucuna baksalardı her ikisini de göreceklerdi. Bu durum karşısında, Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem için endişelenen Hz. Ebu Bekiri Peygamber efendimiz teselli ediyor ve ona; "Üzülme, Allahü teâlâ bizimle beraberdir" diyordu.

Peygamber efendimiz ve Hz. Ebu Bekir üç gün üç gece bu mağarada kaldı. Hz. Ebu Bekirin oğlu Abdullah, Mekke'de duyduklarını, geceleyin mağaraya gelip, haber veriyor, Hz. Ebu Bekirin azatlı kölesi ve sürülerinin çobanı Âmir ise geceleri süt getiriyor ve izleri kaybediyordu.

Dört gece mağarada kalıp, Rebiül-evvelin birinci Pazartesi günü mağaradan ayrılarak Medine'ye doğru yola çıkan Resulullahı ve Hz. Ebu Bekiri her yerde aramalarına rağmen bulamayan müşrikler adeta çılgına dönmüşlerdi. En azılıları olan Ebu Cehil, Mekke civarında tellallar bağırtarak Hz. Muhammed (s.a.v) ı ve Hz. Ebu Bekiri bulup getirenlere ve yerlerini bildireceklere 100 deve vâdediyordu. Onun bu vâdini duyan ve mala tamah eden bazı kimseler silahlarını alıp atlarına atlayıp yola düştüler. Bunlardan biri de Sürâka idi. Peygamber efendimize yaklaşınca atının ayakları dizlerine kadar kuma gömüldü. Sürâka şaşkına dönüp af diledi ve kurtulması için dua istedi. Resulullahın duası ile kurtuldu ve Peygamber efendimizin emri ile geri döndü. Sürâka, Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olmuştur.

Peygamber efendimiz ve Hz. Ebu Bekir yollarına devam ederek miladın 622. senesi Eylülün yirminci ve Rebiül-evvelin sekizinci Pazartesi günü Medine yakınlarındaki Kubâ köyüne vardılar. Birkaç gün burada kalan Peygamber efendimiz ilk iş olarak Kubâ Mescidini yaptı. Rebiül-evvelin 12. Cuma günü Medine şehrine doğru yola çıktı. Ranuna Vadisinden geçerken, öğle vakti olmuştu. Burada ilk Cuma namazını kıldı ve ilk hutbeyi okudu. Namazdan sora her ikisi ve yanındakiler develerine bindi ve Medine'nin yolunu tuttular. Medine halkı, Peygamber efendimizin mübarek yüzünü görebilme heyecanıyla, yolları kaplamış ve bayram sevinci yaşıyordu. Enes bin Malik, Peygamber efendimizin Medine'ye girdiği günden daha güzel ve neşeli bir gün görmediğini ifade eder.

Kıyamete kadar nesh edilmeden (değiştirilmeden) baki kalacak tek ve en son din olan İslamiyet müşriklerin akıl almaz işkence ve zulümlerine rağmen, bütün engellemelerine rağmen çığ gibi yayılıyordu. Bu Hicret hadisesi ile müslümanlar, "devlet" olmaya doğru ilk adımlarını atmış oldular.
Peygamber efendimizin bi’setin on üçüncü yılında 12 Rebiül-evvel de, Miladı 622 senesinde Medine’ye hicretiyle on sene süren Medine devri başladı.

MEDİNE DÖNEMİ




Hz. Muhammed (s.a.v) ın ve Eshab-ı kiramın Medine’ye hicretiyle Müslümanlar için yeni bir devir başlamış oldu. Resulullah efendimizin Mekke’den Medine’ye hicret etmekte olduğu işitilince, hadise Medine’de büyük bir sevinçle karşılandı. Müslümanlar onu karşılamak için yollara düştüler. Sevgili Peygamberimiz Kuba’ya gelince orada ilk mescidi yaptırdı. Kuba’da 10 gün kaldıktan sonra Medine’ye hareket ettiler. Cuma günü Ranuna Vadisinden geçerken öğle olmuştu. Peygamberimiz cuma namazının farz olduğunu bildirdi ve orada ilk cuma namazını kıldırdı. Medine’ye varınca görülmemiş bir sevgi ve tezahüratla karşılandı.

Bu sırada Medine’de Yemen’den gelip yerleşmiş olan Evs ve Hazrec kabileleri ve Beni Kaynuka, Beni Nadir, Beni Kureyza adında üç Yahudi kabilesi bulunuyordu. Mekkeli Müslümanların gelip Medine’de bulunan Müslümanlarla her bakımdan yardımlaşmak üzere kardeşlik kurmaları ile Medine’nin havası değişmişti.

İlk zamanlarda, Medine’de bir mescid olmadığı için Sevgili Peygamberimizin bulunduğu her yerde cemaatle namaz kılınıyordu. Daha sonra Resulullah efendimizin Medine’ye ilk geldikleri gün devesinin çöktüğü arsa satın alınarak oraya bir mescid inşa edildi. Resulullah için de, bu mescide bitişik odalar yapıldı.

Peygamber efendimiz kalmakta olduğu, Eshab-ı kiramdan Ebu Eyyub-i Ensarı Halid bin Zeyd’in [Eyüp Sultan hazretlerinin] evinden mescidin bitişiğinde yapılan bu odalara taşındı. Ayrıca mallarını, mülklerini Mekke’de bırakarak hicret eden Müslümanlarla Medineli Müslümanlar arasında kardeşlik kurdu. Her Medineli Müslüman, Mekke’den gelen Müslümanlardan birini evine aldı, malına ortak etti. Evi, ailesi olmayan yetmişten fazla fakir Müslüman da mescidin avlusunda yapılan sofada ikamet ettiler, bütün ihtiyaçları burada karşılandı. Bunlara “Eshab-ı Suffe” denildi. Bunlar Peygamber efendimizin yanından ayrılmaz, söylediklerini ezberler, İslamiyeti iyice öğrenirlerdi. Medine dışındaki yerlere İslamiyeti öğretmek üzere bunlardan öğretici muallimler gönderilirdi.

Hicretin birinci yılında Medine’de mescid yapıldıktan sonra günde beş vakit ezan okunmaya başlandı. Yine bu sene Peygamber efendimiz Allahü teâlânın emriyle, Hz. Ebu Bekirin kızı Hz. Âişe ile evlendi.

Her sene hac mevsiminde çevreden Kâbe’deki putlara tapmak için gelen Arap kabilelerinden kazanç sağlayan müşrikler bu kazancın ellerinden kaçması endişesine kapıldılar. Ayrıca Mekkeli müşriklerin Şam ticaret yolu da Medine yakınından geçiyordu. Müslümanların bu yolu da kapamasından korkan müşrikler, yeni çareler arıyorlardı.

Hicretten sonra Medine’de birleşen Müslümanların karşısında; Mekkeli müşrikler, Medine’de ve çevresinde bulunan Yahudiler ve münafıklar olmak üzere üç çeşit düşmanları vardı. Bu bakımdan tehlike daha çok artmıştı. Böylesine mühim ve tehlikeli bir durum karşısında Peygamber efendimiz tarafından yeni tedbirler alındı. Medine’de bulunan Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki anlaşmazlıkları düzeltip, onları birbirine dost yaptı. Yahudi kabileleriyle de bir antlaşma yapıldı. Bu antlaşmaya göre; Yahudiler kendi dinlerinde serbest kalacak, ancak Medine’ye dışardan yapılacak her türlü düşman saldırısına karşı Müslümanlarla birlikte vatanlarını müdafaa edeceklerdi. Yahudilerle Müslümanlar arasında bir anlaşmazlık çıkarsa, Resulullahın hakemliğini kabul edeceklerdi. Bundan başka Mekke civarındaki diğer kabilelerle de sulh antlaşması yapıldı. Mekkelilerin Şam ticaret yolu kapatıldı. Medine’de bulunan Müslümanların ilk nüfus sayımı yapıldı. Bin beş yüz civarında bulunan Müslümanlar için nüfus defteri tutuldu.

Sevgili Peygamberimiz Medine’nin asayişini korumak, düşmanların durumunu kontrol etmek için de devriyeler tertipledi. Muhtemel düşman saldırılarına karşı nöbet tutuluyordu. Hz. Hamza’nın, Hz. Ubeyde ibni Haris’in ve Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas’ın komutasında olmak üzere, beş ve dört yüz kişi arasında değişen üç seriyye hazırlanmıştı. Hicretin ikinci yılında cihada, düşmanla harbe izin verildi. Önce yalnız müdafaa etmek suretiyle izin verilmesi üzerine ilk gazalar yapılmaya başlandı. Medine devrinde yapılan gazaların sayısı yirmidir. Seriyyeler ise daha fazladır. Cihada izin verilmesi Kur’an-ı kerimde Hicr suresi 39-41. âyetlerinde, Hac suresi 39. âyetinde, Bekara suresi 190, 192 ve 193. âyetlerinde bildirilmektedir.
Hicretin ikinci yılı olaylarından bir diğer önemli hadise de, daha önce Kudüs’e karşı namaz kılınmakta iken Allahü teâlânın Kâbe’ye yönelerek namaz kılmayı emretmesiyle kıblenin değişmesidir.

Kıblenin Kâbe olmasından bir ay ve hicretten 18 ay sonra Şaban ayının onuncu günü Bedir Gazasından bir ay önce oruç farz oldu. Yine bu sene Ramazan ayında teravih namazı kılınmaya başlandı ve sadaka-yı fıtr vermek vacip oldu. Hicretin ikinci senesinde Ramazan ayında zekat vermek de farz oldu. Hicretin ikinci yılında zilhicce ayında da Kurban kesmek ve bayram namazı kılmak vacip oldu.

Hz. Muhammed (s.a.v) Medine’ye hicret ettikten sonra, Medine’de bütün işleri ve münasebetleri tertibe koyup Müslümanları güçlü bir duruma getirdi. Böylece İslamiyet her geçen gün yayılıyor ve Müslümanlar git-gide kuvvetleniyordu. Hicretin ikinci yılında Mekkeli müşrikler, her aileden sermaye alıp bir kervanı Şam’a gönderdiler. Başlarında Ebu Süfyan vardı. Kervan, mallarını sattıktan sonra kâr ile silah satın aldı. Peygamber efendimiz silahların Mekkeli müşriklerin eline geçmesini önlemek için üç yüz on üç Eshab-ı kiram ile kervanın yolunu kesmek için Medine’den çıktı. Kervan başka yoldan Mekke’ye giderken Mekkeli müşrikler de bin kişilik bir ordu hazırlayıp gönderdiler. Medine dışında Bedir denilen yerde iki ordu karşılaştı ve Bedir Savaşı yapıldı. Bu savaşta Müslümanların sayısı 313 kişiydi. Müşriklerle yapılan bu ilk savaşta Müslümanlar ilk parlak zaferi kazandılar. Başta Ebu Cehil olmak üzere müşriklerin ileri gelenleri bu savaşta öldürüldü. Yine bir kısmı ileri gelenleri olmak üzere 70’i esir alındı. Peygamber efendimiz bu esirlerin bir kısmını fidye karşılığı, okuma yazma bilenleri de Medineli 10 çocuğa okuma yazma öğretmek şartıyla serbest bıraktı. Bu hadise Mekke ve Medine’den birçok kimsenin Müslüman olmasına sebep oldu.

Bedir Savaşında Müslümanların galip gelmesi, Medine’deki Yahudileri endişelendirdi. Münafıklarla birleşen Beni Kaynuka Yahudileri, Sevgili Peygamberimizle yaptıkları vatandaşlık antlaşmasını bozarak harbe karar verdiler. Bunun üzerine yapılan Beni Kaynuka Gazasında yenilip teslim olan Yahudiler Medine’den çıkarıldı.

Hicretin üçüncü yılında Sevik Gazvesi, Necd Gazvesi, Zeyd bin Harise Seriyyesi, Muhammed bin Mesleme Seriyyesi yapıldı. Peygamber efendimiz kızı Ümmü Gülsümü, Hz. Osman ile evlendirdi. Hz. Ömerin kızı Hafsayı kendi nikahlarına aldılar. Hz. Ali’nin oğlu, Hz. Hasan dünyaya geldi. Şevval ayında Uhud Gazvesi yapıldı. Bedir Savaşında yenilen müşrikler, bir yıl sonra da 3000 kişilik bir kuvvetle Medine üzerine yürüdüler. Peygamberimiz müşriklerin bu saldırısına karşı 1000 kişilik bir ordu ile düşmanı Uhud Dağında karşıladı. Bir müdafaa savaşı olan Uhud Savaşında, Sevgili Peygamberimizin mübarek dişi kırıldı, mübarek yüzü kanadı ve mübarek dudağı yaralandı. Hz. Hamza şehid edildi. Bundan başka Muhacir ve Ensardan yetmiş sahabi şehid oldu.

Uhud Savaşından sonra hicretin dördüncü yılında Beni Nadir Gazası yapıldı. Önceden Peygamber efendimizle antlaşma yapan Yahudi kabilelerinden biri olan Beni Nadir, Uhud Savaşından sonra sevgili Peygamberimize suikast yapmaya kalkışarak antlaşmayı bozdular. Münafıkların kendilerini destekleyeceklerini söylemeleri üzerine de anlaşmayı yenilemeye yanaşmadılar. Bu sebeple yapılan savaşta Beni Nadir kabilesi Medine’den çıkarıldı. Böylece Müslümanların Medine’deki durumu biraz daha kuvvetlendi.
Medine civarında bulunan iki kabile Peygamber efendimize elçi göndererek kendilerine İslamiyeti öğretmek üzere muallim (öğretmen) istediler. Bu istek üzerine Eshab-ı kiramdan on kişi gönderildi. Reci’ denilen yere vardıklarında 200 kişilik bir düşman hücumuna uğrayan bu heyetten 8 kişi şehid oldu. Bu hadiseye Reci Vak’ası denir. Yine Necd Şeyhi Ebu Bera’nın Medine’ye gelip kendilerini irşad için muallimler istemesi üzerine irşad için, Eshab-ı kiramdan 70 kişilik bir heyet gönderildi. Eshab-ı Suffadan olan bu irşad heyeti Bir-i Maune denilen yere vardıklarında, Necdliler, verdikleri teminata rağmen, ihanet ettiler. Üzerlerine gönderdikleri bir ordu ile bu yetmiş sahabenin hepsini şehid ettiler. Bu hadise de Bi’r-i Maune Faciası adı ile bilinmektedir.

Şarap (içki) içmeyi haram kılan âyet-i kerime de hicretin dördüncü yılında indi. Peygamberimiz bu yılda Ümmü Seleme ile evlendi. Ümmü Seleme’nin kocası Uhud Savaşında yaralanmış, sonra da vefat etmişti. Sevgili Peygamberimiz, ihtiyar ve çocukları olan Ümmü Seleme’yi radıyallahü anha kendisine nikahlayarak zor durumdan kurtarıp himayelerine aldılar.

Hicretin beşinci yılında Hendek Savaşı yapıldı. Müşriklerin Medine üzerine yaptıkları üçüncü ve son saldırı olan bu savaşta, Beni Nadir Yahudileri ve müşriklerin beraberce hazırladıkları on bin kişilik bir ordusu vardı. Peygamber efendimiz Medine’nin etrafına geniş ve derin bir hendek kazdırıp üç bin kişilik bir ordu ile düşmana karşı durdu. Bir ay süren kuşatmada Medine’de bulunan Beni Kureyza Yahudileri de Peygamber efendimizle yaptıkları antlaşmayı bozarak Müslümanları arkadan vurmaya kalkıştı. Neticede kuvvetli bir fırtınaya ve şiddetli yağmura tutularak darmadağın olan düşman ordusu perişan bir halde paniğe kapılarak Mekke’ye döndü. Bu hadise Kur’an-ı kerimde Ahzab suresi 9. âyetinde mealen şöyle bildirilmektedir: “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetlerini hatırlayınız. Hani ordular saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik.” Bu savaştan sonra Sevgili Peygamberimiz; “Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelmez” buyurdu.

Şanlı Peygamberimiz Hendek Savaşından Medine’ye dönünce Eshab-ı kirama, silahlarını çıkarmadan, Hendek Savaşı sırasında ihanet ederek müşriklerle birleşip Müslümanları arkadan vurmak isteyen Beni Kureyza Yahudileri üzerine hareket emri verdi. Neticede teslim olan bu kabileye haklarında kendi kitaplarının hükmü uygulandı.
Teyemmüm âyeti ile haccın farz olduğunu bildiren âyet hicretin beşinci yılında nazil oldu.

Hicretin altıncı yılında Mekke dışındaki müşriklerle Müreysi Gazası yapıldı. Mekkeli müşriklerin İslamiyeti resmen bir devlet olarak tanımak zorunda kaldıkları Hudeybiye Antlaşması da bu yılda yapıldı. Yine bu yılda Şanlı Peygamberimiz bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini bildirmek ve İslamiyeti her tarafa yaymak için Bizans, İran, Habeş, Mısır, Gassan ve Yemame hükümdarlarına elçilerle mektuplar göndererek onları İslama davet etti. Peygamber efendimizin bu daveti karşısında Habeş hükümdarı Müslüman oldu. Bizans İmparatoru elçiye iyi muamele yaptı. Mısır hakimi Peygamberimize hediyeler gönderdi. İran şahı ve Gassan beyi ise elçilere hakaret ederek sert davrandılar. Yemame beyi ise boş ve manasız tekliflerde bulundu.

Hicretin yedinci senesinde, İslamiyet Arap Yarımadasında süratle yayılmaya başladı ve düşmanlar oldukça tesirsiz hale getirildi. Bu yılda vuku bulan mühim hadiselerden biri de Hayberin fethidir. Peygamber efendimizin Medine’ye hicret etmesinden sonra Yahudi kabileleri ile antlaşma yapıldı. Fakat bu kabileler sözlerinde durmadılar. Mekkeli müşriklerle birleşerek Müslümanlara ihanet ettiler. Bu sebeple de Medine’den çıkarıldılar. Bunlardan Beni Nadir kabilesi Hayber’e yerleşmişti. Şanlı Peygamberimiz bin altı yüz kişilik bir ordu ile Hayber üzerine gitti ve bir hafta süren kuşatmadan sonra Hayber fethedildi. Böylece Yahudi tehlikesi ve fitnesi ortadan kaldırıldı. Yine bu yılda Peygamber efendimiz Eshab-ı kiramdan iki bin kişiyle Mekke’ye gidip Kâbe’yi tavaf etti. Mekkeliler üzerinde büyük bir tesir bırakan bu ziyaret üzerine önde gelen birçok kimse Müslüman oldu. İslamın ilk yıllarında Mekke’den Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar da bu yılda Medine’ye geldiler.

Hicretin sekizinci yılında Mute savaşı yapıldı. Şanlı Peygamberimizin gönderdiği bir elçinin şehid edilmesi üzerine yapılan bu savaş, yüz bin kişilik Rum ordusuna karşı üç bin İslam mücahidinin çok büyük kahramanlıklar gösterdiği bir savaştı. Bu savaşta geri çekilmek zorunda kalan Rumların güçleri kırıldı.

Bu yılda vuku bulan hadiselerin en önemlisi Mekke’nin fethidir. Peygamber efendimizle on senelik bir zaman için Hudeybiye Antlaşmasını imzalayan Kureyşliler, aradan iki yıl geçmeden antlaşmayı bozdular. Peygamber efendimiz Kureyşlilerden, yapılan antlaşmaya uymalarını istedi. Müşrikler buna yanaşmayınca on bin kişilik bir kuvvetle Mekke üzerine yüründü ve Arap Yarımadasında puta tapıcılığın merkezi olan Mekke fethedildi. Bütün putlar kırılıp, Kâbe putlardan temizlendi. Yirmi yıldan beri Müslümanlara amansız düşmanlık yapan müşriklerin gücü tamamen kırıldı. Şanlı Peygamberimizin affına kavuşup, çoğu Müslüman oldu.

Mekke’nin fethinden sonra Hevazin ve Sakif kabileleri, Sad oğulları gibi bazı küçük kabileleri de yanlarına alarak 20 bin kişilik bir ordu ile harekete geçtiler. Sevgili Peygamberimiz de 12 bin kişilik bir ordu ile üzerlerine gidip bu müttefik müşrik ordusunu mağlup etti. Bu düşman kabileler Taife sığınarak yeniden savaşa hazırlanmaya başladılar. Peygamber efendimiz Taifi 20 gün kuşatma altında tuttuktan sonra muhasarayı kaldırdı. Bir sene sonra da Taifliler kendi istekleriyle Müslüman oldular.

Hicretin dokuzuncu yılı İslamiyetin Arap Yarımadasında büyük bir süratle yayıldığı bir yıl oldu. Bir taraftan bölük bölük insanlar Medine’ye gelip Müslüman oluyor, bir taraftan da İslamiyeti kabul eden kabilelerin dini ve idari işlerini yürütmek için çevreye memurlar ve valiler gönderiliyordu. Bu sırada çevrede İslamın yayılmasını engellemek isteyen devletler vardı. Bunlardan biri de o zamanın en güçlü devletleri arasında yer alan Bizans’tı. Bizans Kayseri Heraklius, Mute Savaşından beri Arap Yarımadasını istila ederek İslamiyetin yayılmasına son vermek istiyordu. Heraklius Hıristiyan Arapların ve diğer bir takım kabilelerin desteğini alıp, kendisi de 40 bin kişilik bir ordu toplayarak Medine üzerine yürümeye hazırlanmıştı. Peygamber efendimiz bu durumu haber alınca 30 bin kişilik bir ordu hazırladı. Bu hazırlıkta Eshab-ı kiram mallarını da vererek fiilen büyük bir fedakârlık gösterdi. İslam ordusu Tebüke geldiği sırada, Müslümanların bu hazırlığını işiten Bizanslılar savaşmaktan çekinip, geri döndüler. Sevgili Peygamberimiz ordusuyla Tebükte 20 gün kaldı. Şam’da bulaşıcı bir hastalık olan taun (veba) salgını olduğunu duyunca Medine’ye döndü. Böylece Bizans’ın maneviyatı iyice kırıldı ve İslamiyetin şanı, şerefi her tarafta duyuldu.

Peygamber efendimiz Mekke devrinde sadece müşrikler ve Medine devrinde ise müşrikler, Yahudiler ve münafıklar olmak üzere üç çeşit düşmanla karşılaştı. Bunlardan müşrikler ve Yahudilerle yaptığı savaşlarda düşmanı mağlup ederek onları tesirsiz hâle getirdi. Lakin münafıkların düşmanlıkları sinsice, devam etti. Bunların yaptığı düşmanlıklardan biri de Müslümanlar arasına fitne sokmak maksadıyla Peygamber efendimizin Medine’ye hicreti sırasında yaptırdığı mealen; “Temeli takva üzerine atıldı” (Tevbe suresi: 108) buyurulan Kuba Mescidi karşısında Mescid-i Dirar’ı yapmalarıdır. Münafıkların Kuba Mescidinin cemaatini bölmek gibi bozuk düşüncelerle yaptıkları bu mescid, Tevbe suresi 107 ve 108. âyetlerinin nazil olması üzerine Peygamber efendimiz tarafından yıktırıldı. Bu hadiseden iki ay sonra başları Abdullah bin Übey’in ölmesi ile münafıklar dağılıp düşmanlık faaliyetleri sona erdi. Böylece hicretin dokuzuncu yılında İslamın belli başlı düşmanlarının karşı durma ve engelleme güçleri büyük ölçüde sona erdirildi.

Bu yılın mühim bir hadisesi de çevreden Medine’ye akın akın heyetlerin gelmesidir. Bu bakımdan bu yıla “Senet-ül Vüfud” (elçiler yılı) denildi. Peygamber efendimize gelen bu heyetler; ya Müslüman olmak veya Müslüman olduklarını bildirmek üzere, yahut da kabul ettikleri İslamiyetin esaslarını öğrenmek için geliyorlardı. Peygamberimiz müslüman olan bu kabilelere İslamiyeti öğretmek, işlerini yürütmek üzere muallimler ve valiler gönderdi.

Hicretten önce iman etmemiş olan ve hicretin sekizinci yılında Taif Muhasarası sırasında Sevgili Peygamberimize karşı çıkan Taifliler de hicretin dokuzuncu yılında, Tebük Seferinden sonra, heyet göndererek Müslüman oldular.

İslamın beş şartından biri olan hac da hicretin dokuzuncu yılında farz kılındı. Al-i İmran suresinin 96 ve 97. âyetleri nazil olunca, Peygamber efendimiz bunu Eshab-ı kirama bildirdi. O sene Hz. Ebu Bekiri üç yüz kişilik bir kafileye hac emiri tayin etti. Bu kafilede bulunan Eshab-ı kiram Hz. Ebu Bekirin emirliğinde Mekke’ye gitti. Bu sırada Berae suresinin ilk âyetleri nazil oldu. Bu âyetlerde muahede hakkındaki bazı hükümler bildirildi. Peygamber efendimiz bunu bildirmek üzere Hz. Ali’yi Mekke’ye gönderdi. O zaman Araplar arasında yaygın olan bir geleneğe göre bir antlaşma yapılır veya yapılmış bir antlaşma bozulursa, bu antlaşmayı bizzat yapan veya onun tayin ettiği bir akrabası tarafından ilan olunurdu. Peygamber efendimiz bu iş için Hz. Ali’yi hac kafilesinin arkasından Mekke’ye gönderdi. Hz. Ali kafileye yetişip Mekke’ye birlikte girdiler. Hz. Ebu Bekir bir hutbe okudu. Hac ibadetini anlattı. Eshab-ı kiram öğretilen esaslara göre hac yaptılar. Hac ibadeti eda edilirken Hz. Ali de Mina’da Cemre-i Akâbe denilen yerde bir hutbe okudu. Bu hutbesinde; “Ey insanlar beni size Resulullah gönderdi” diyerek söze başladı ve Berae suresinin ilk âyetlerini okudu. Bundan sonra; “Ben size dört şeyi bildirmeye memurum” dedi.

Bu dört hususu şöyle bildirdi:
1. Müminlerden başka hiç kimse Cennete giremez.
2. Bu seneden sonra hiçbir müşrik Kâbe’ye yaklaşamayacak.
3. Hiçbir kimse Kâbe’yi çıplak tavaf etmeyecek (O zaman müşrikler Kâbe’yi çıplak olarak tavaf ederlerdi.)
4. Her kimin Resulullah ile antlaşması varsa, müddeti bitinceye kadar muteber olacak. Bunlar dışındakilere dört ay mühlet tanınmıştır. Bundan sonra hiçbir müşrik için ahd (antlaşma) ve himaye yoktur.

O günden sonra hiçbir müşrik Kâbe’yi tavaf etmeye gelmedi ve hiç kimse çıplak olarak Kâbe’yi tavaf etmedi. Bu hususlar bildirildikten sonra müşriklerden çoğu Müslüman oldu. Hac farizası yerine getirildikten sonra Hz. Ebu Bekir ile Hz.Ali yanlarındaki Eshab-ı kiramla Medine’ye döndüler.

Hicretin onuncu yılında İslamiyet bütün Arap Yarımadasına yayıldı. Arabistan’ın her tarafından insanlar Medine’ye geliyor, Müslüman olmakla şereflenmek, ebedi saadete kavuşmak için birbirleriyle yarış ediyorlardı. Artık Arabistan’da Müslümanlara karşı duracak hiçbir kuvvet kalmamış, İslamiyet her tarafa hakim olmuştu. Sadece bazı Yahudi ve Hıristiyan kabileleri Müslüman olmamıştı.

Peygamber efendimiz hicretin onuncu yılında Halid bin Velid hazretlerini dört yüz mücahid ile Yemen civarında bulunan Haris bin Ka’b oğullarını İslama davet için gönderdi. Hz. Halid bin Velid, Resulullahın emri üzerine bu kabileyi İslama davet etti. Onlar da davete icabet ederek Müslüman oldular. Yine bu yılda Peygamber efendimiz Necranlı Hıristiyanlarla sulh antlaşması yaptı. Bunlardan bir kısmı sonra kendiliklerinden Müslüman oldu. Bu sene Hz. Ali, Eshab-ı kiramdan üç yüz kişiyle birlikte Yemen’de bulunan Medlec kabilesini İslama davet etmek için gönderildi. Önce karşı durdu ise de neticede bu kabile de Müslüman oldu. Peygamber efendimiz bu sene İslamiyetin yayıldığı bütün beldelere, valiler ve zekat toplamak üzere görevliler (amil, sai) gönderdi ve Veda Haccını yaptı.

VEDA HACCI


Hicretin onuncu senesinde Sevgili Peygamberimiz hac için hazırlanıp, Medine’deki Müslümanların da hazırlanmalarını emir buyurdu. Medine dışında bulunan Müslümanlara da haber gönderdi. Bu haber üzerine binlerce Müslüman Medine’de toplandı. Hazırlıklar tamamlanınca Peygamberimiz Zilkade ayının 25. günü 40 bin kişilik bir kafile ile öğle namazından sonra Medine’den hareket etti. 100 kurbanlık deve götürdü. 10 gün süren yolculuktan sonra Zilhicce ayının 4. günü Mekke’ye vardılar. Yemen’den ve diğer beldelerden hac yapmak üzere gelenlerin de katılmasıyla Müslümanların sayısı 124 bine ulaştı. Peygamber efendimiz zilhiccenin 8. günü Mina’ya, 9. günü (arefe günü) Arafat’a gitti. Arafat Vadisinin ortasında öğleden sonra Kusva adlı devesinin üstünde Veda Hutbesi’ni okudu.

Sevgili Peygamberimiz bu hutbesinde kan davaları, faiz, kumar, her türlü zulüm gibi cahiliye devrine ait bütün kötülüklerin kaldırıldığını bildirdi ve insan haklarını anlattı. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını, erkeklerin kadınlar ve kadınların da erkekler üzerindeki haklarını, Müslümanların kardeş olduğunu ve daha birçok hususu bildirdi. Eshab-ı kiramla vedalaştı.
Peygamber efendimiz Veda Hutbesi’ni okuduğu gün; “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinize nimetimi tamamladım. Size din olarak İslam dinini seçtim” [Maide 3] mealindeki âyet nazil oldu. Peygamberimiz bu âyet-i kerimeyi Eshab-ı kirama okuyunca Hz. Ebu Bekir ağlamaya başladı. Eshab-ı kiram ağlamasının sebebini sorunca; “Bu âyet, Resulullahın vefatının yakın olduğuna delalet ediyor, onun için ağlıyorum” buyurdu.

Peygamber efendimiz Mekke’de 10 gün kalıp Veda Haccını yaptı ve veda tavafı yaparak Medine’ye döndü. Veda Haccından sonra Eshab-ı kiram Resulullah efendimizin bildirdiği ve emrettiği şeyleri gittikleri yerlerde anlattılar.

Hicretin onuncu yılında vuku bulan bir hadise de Peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ortaya çıkmasıdır. Bunlardan birisi Yemen’de ortaya çıkan Esved-i Ansi’dir. Şanlı Peygamberimizin emri üzerine Esved-i Ansi Yemen’deki Müslümanlar tarafından evinde öldürüldü. Diğeri de Müseylemet-ül Kezzab’dır. Peygamber efendimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir, Müseyleme üzerine Hz. Halid bin Velid kumandasında bir ordu gönderdi. Müseyleme de öldürüldü. [Hz.Vahşi öldürdü.]

Peygamberimiz hicretin on birinci yılında hastalanıp, vefatından kısa bir zaman önce Müslümanlar için büyük bir tehlike olan Bizans üzerine gönderilmek üzere Üsame bin Zeyd komutasında bir ordu hazırladı. Ordu hareket etmek üzereydi, fakat Resulullahın hastalığı ağırlaşınca hareket etmedi. Bu ordu daha sonra Hz. Ebu Bekirin halifeliğinin ilk günlerinde Bizans üzerine gidip parlak zaferler kazandı. Sevgili Peygamberimiz Muhammed Hz. Muhammed (s.a.v) ın vefatı da bu yılda oldu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) VEFATLARI



Peygamberimiz Veda Haccında Mina’da bulunduğu sırada; “Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek, tesbih et! O’ndan af dile! Çünkü O, tevbeleri daima kabul eder” mealindeki en son nazil olan Nasr suresi indiğinde Peygamber efendimiz kızı Hz. Fatımayı çağırıp; “Bana kendi vefatım haber verildi” buyurdu. Bunun üzerine ağlamaya başlayan Fatımaya; “Ağlama, zira benim ehlimden bana ilk kavuşan sen olacaksın” buyurdu.

Cebrail aleyhisselam Peygamber efendimize her sene o zamana kadar nazil olan âyetleri okumak üzere senede bir kere gelirdi. Vefat edeceği sene iki kere gelip Kur’an-ı kerimi iki defa baştan sona okudu.

Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem vefat etmeden bir müddet önce Baki mezarlığında ve Uhud’da bulunan Müslümanların kabrini ziyaret ederek onlar için dua ve istiğfar etti.
Baki mezarlığındayken yanında bulunan Ebu Müveyhib’e dönerek; “Ey Ebu Müveyhib! Ben dünya hazineleriyle ahiret nimetlerini seçmede serbest bırakıldım. İstersen dünyada baki ol, sonra Cennete git, istersen likaullah (Allah’a kavuşmak) hasıl olup Cennete gir dediler. Ben likaullahı ve sonra Cenneti seçtim” buyurdu.

Sevgili Peygamberimiz vefatından önce humma hastalığına tutuldu. Bu hastalık 13 gün sürdü. Bu müddetin son 8 gününü Hz. Âişe validemizin odasında geçirdi. Hastalığının ilk günlerinde ve ateşi düştüğü sıralarda mescide çıkıp Eshabına namaz kıldırıyordu.

Hastalığının ikinci günü Hz. Ali ve Fazl bin Abbas kollarına girerek mescide teşrif etti. Minbere oturup hamd ve senadan sonra; “Ey Eshabım, bilmiş olunuz ki aranızdan ayrılmam yaklaştı. Kimin bende hakkı varsa benden istesin. Benim yanımda sevgili olan benden hakkını istesin veya helal etsin ki Rabbime ve rahmetine bunları ödemiş olarak kavuşayım” buyurdu. Sonra minberden inip öğle namazını kıldırdı. Namazdan sonra tekrar minbere çıkıp namazdan önce buyurduğunu tekrar etti. Bunun üzerine Eshabdan biri kalkıp üç dirhem alacağı olduğunu söyleyince hemen ödedi.

Peygamber efendimizin hastalığının arttığı günlerde Eshab-ı kirama yaptığı vasiyetlerden biri de şöyledir:
“Müşrikleri Arabistan’dan çıkarınız. Size gelen elçilere benim yaptığım gibi ikram ve ihsanda bulununuz.”
Vefatından beş gün önce hastalığı biraz hafifledi ve mescide teşrif edip, minbere çıkarak Eshab-ı kirama; “Ey Eshabım, hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedi olarak yaşamadı. Biliniz ki, ben de Rabbime kavuşacağım. Muhakkak ki siz de Rabbinize kavuşacaksınız. Dünyada hiç kimse kalmaz. Her şey Allah’ın iradesine bağlıdır. Allah’ın takdir buyurduğu zaman ne öne alınır, ne de o zamandan kaçılır. Sizinle buluşacağımız yer, Kevser Havzının başıdır. Her kim benimle Kevser Havzı kenarında buluşmak isterse elini ve dilini korusun, günahlardan sakınsın. Ey Eshabım! Allah kullarından birini dünya hayatıyla ahiret hayatını seçmekte serbest bıraktı. Fakat bu kul ahiret hayatını seçti” buyurdu.

Hz. Ebu Bekir Resulullah efendimizin bu sözleriyle vefatına işaret buyurduğunu anlayarak ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz; “Ağlama ya Eba Bekir!” buyurarak onu teselli etti ve; “Bana her bakımdan en faydalı olanınız Ebu Bekirdir” ve “Mescide açılan kapılardan Ebu Bekirinki hariç hepsini kapatınız” buyurdu. Sonra minberden inerek Hz. Âişenin odasına döndü. Biraz sonra Eshab-ı kiramın çok üzülmesi ve endişeleri üzerine Hz. Ali ve Fazl bin Abbasın koltuğuna girdiği halde tekrar mescide geldi. Minberin alt basamağına durup Eshab-ı kirama son hutbesini okudu ve vasiyetini yaparak şöyle buyurdu:

“Ey Muhacirler, size Ensar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim. Onlar benim has cemaatimdir. Onlar sizi evlerinde misafir edip, her hususta sizi nefslerine tercih ettiler. Eshabım! İlk Muhacirlere de hürmet etmenizi vasiyet ederim. Bütün Muhacirler birbirlerine hayırlı olsunlar. Her iş Allahü teâlânın izniyle olur. Allahü teâlânın iradesine karşı çıkanlar sonunda mağlup olurlar. Allahü teâlânın emrine uymak istemeyenler, muhakkak aldanırlar.”

Daha önce Hz. Ebu Bekirden memnuniyetini belirttiği gibi bu hutbede de Hz. Ömerden memnuniyetini belirtti ve; “Ömer benimledir, ben de onunlayım. Benden sonra hak Ömerle beraberdir” buyurdu.

Resulullah efendimiz bu hutbeden sonra minberden indi ve Eshabdan ayrılıp odasına çekildi. Vefatına üç gün kala bir yatsı vaktinde namaz için ezan okunmuştu. Peygamber efendimiz namazın kılınıp kılınmadığını sorunca; “Cemaat sizi bekliyor ya Resulallah!” denildi. Resulullah cemaate gitmek istedi. Cemaate gidecek takat bulamayınca; “Ebu Bekire söyleyin namazı kıldırsın” buyurdu. Resulullah efendimiz bu emrini üç defa tekrarladı. Hz. Ebu Bekir üç gün cemaate namaz kıldırdı.

Sevgili Peygamberimiz vefat ettiği günün sabah namazı vaktinde mescide açılan odanın kapısındaki perdeyi kaldırdı. Hz. Ebu Bekir cemaate sabah namazını kıldırıyordu. Eshabına bakıp onların namazda saf tutup durduklarını görünce sevinerek tebessüm etti. Sonra da mescide girdi. Resulullahın teşrifini fark eden Hz. Ebu Bekir mihrabdan çekilmek üzereyken Resulullah eliyle yerinde durması için işaret buyurup, oturduğu yerde Hz. Ebu Bekire radıyallahü anh uyarak sabah namazını kıldı. O gün hastalığı hafiflemişti. Namazdan sonra Eshab-ı kirama dönüp; “Ey insanlar! Siz Allahü teâlânın hıfzındasınız ve sizi Allahü teâlâya emanet ettim. Takva üzere olun. Allahü teâlâdan korkun. Allahü teâlânın emrini tutun ve itaat edin. Ben bu dâr-ı dünyadan ayrılırım” buyurdu. Sonra mescidden odasına geçti. Bu Eshab-ı kiramın Resulullah efendimizi son görüşü oldu.

Resul-i ekrem efendimiz Hz. Âişe validemizin hücresine girip yattığı sırada, Üsame bin Zeyd huzuruna geldi. Resulullah efendimiz 23 senelik peygamberlik müddetinde son olarak Suriye tarafında Bizans üzerine gidecek bir ordu hazırlamıştı. Bu orduya kumandan tayin ettiği Üsame bin Zeyde hareket etmesini buyurdu. Bu sırada hastalığı şiddetlenen Peygamber efendimiz kızı Hz. Fatıma’yı çağırıp kulağına bir şeyler söyledi. Hz. Fatıma ağlamaya başladı. Sonra bir şeyler daha söyleyince Hz. Fatıma güldü. Resulullah efendimiz Hz. Fatıma’ya vefat edeceğini söyleyince Hz. Fatıma ağladı. Sonra da; “Sana müjde olsun ki bütün ehlimden önce sen bana kavuşursun” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Fatıma sevinip güldü.

Resul-i ekrem efendimiz vefat edeceği sırada Hz. Ali’ye, Hz. Âişe’ye vasiyette ve nasihatte bulundu. Bu sırada ağlayıp gözyaşı döken Hz. Fatıma’ya; “Kızım bir miktar sabreyle, ağlama. Zira Hamele-i Arş (melekler) senin ağlaman üzerine ağlaşırlar” buyurdu. Hz. Fatıma’nın göz yaşını sildi. Teselli verip Allahü teâlâdan sabır vermesini diledi ve; “Ey kızım, benim ruhum kabz olacak. (İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un) diyesin. Ey Fatıma, gelen her musibete bir karşılık verilir” buyurdu. Bir müddet mübarek gözlerini kapayıp sonra; “Bundan sonra babana üzüntü ve gussa (keder, tasa) olmaz. Zira fâni âlemden ve mihnet yerinden kurtuluyor” buyurdu. Sonra hanımlarına nasihat buyurdu. Mübarek torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyini yanına alıp, onlara şefkatle bakarak alınlarından öptü. Sonra da Hz. Ali’yi yanına çağırıp mübarek başını onun koluna dayayarak oturup; “Ya Ali, zimmetimde filan Yahudinin şu kadar malı vardır. Asker hazırlamak için almıştım. Sakın onu ödemeyi unutma. Elbette zimmetimi kurtarırsın ve Kevser Havzı başında benimle görüşeceklerin birincisi sensin. Benden sonra sana çok zarar gelir, sabır edesin. İnsanlar dünyayı istedikleri vakit sen ahireti seçesin” buyurdu. Resulullah efendimiz vasiyetini tamamladıktan sonra hâli değişti, yatağına yatırdılar.

Rebiül-evvel ayının on ikisinde Pazartesi günü öğleden evvel Cebrail aleyhisselam gelip; “Ya Resulallah! Cennetleri süslediler, Huri ve Rıdvan donandı. Allahü teâlâ sana hiç kimseye verilmeyen çok şeyler ihsan etti. Kevser Havzı, Makam-ı Mahmud ve Şefaat-i ümmet verdi. Kıyamet günü sen razı oluncaya kadar ümmetini bağışlar. Ya Resulallah; Melek-ül Mevt kapıda beklemektedir. İçeri girmeye izin ister. Şimdiye kadar kimseden izin istememiştir. Bundan sonra da istemez” dedi.

Sevgili Peygamberimizin izni üzerine Azrail aleyhisselam içeri girip selam verdi ve sonra; “Ya Resulallah! Allahü teâlâ beni senin huzuruna gönderdi. Senin emrinden dışarı çıkmamamı buyurdu. Dilersen şerefli ruhunu kabz edip ulvi âleme yükselteyim, yoksa dönüp gideyim” dedi. Cebrail aleyhisselam; “Ey Habibullah! Allahü teâlâ sana müştaktır (aşıktır)” dedi. Sonra selam verip veda ederken; “Ey Muhammed; Ey Ahmed! Bundan sonra vahiy için bir daha gelmem ve Hak teâlânın haberini yer yüzüne getirmem. Benim maksudum ve matlubum sen idin ya Resulallah” dedi. Bundan sonra Peygamber efendimizin; “Ey Azrail vazifeni yap” buyurması üzerine, mübarek ruhunu kabz etti.

Böylece Resul-i ekrem efendimiz Medine-i münevverede, Hicretin on birinci yılında (m. 632) Rebiül-evvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefat etti. Vefat ettiğinde Kameri seneye göre 63, şemsi seneye göre 61 yaşında idi. Mübarek gömleği arkasında olarak, üç kere yıkanıp, üç kat yeni beyaz kefene sarılıp, mübarek ruhu alındığı yere defnolundu.
Resul-i ekrem efendimizin vefatı üzerine bütün Müslümanların kalbleri yandı, çok üzüldüler. Peygamber efendimiz bizim bilmediğimiz bir hayat ile, şimdi hayattadır. Cesed-i şerifi asla çürümez. Mübarek kabrinde bir melek durup, ümmetinin söyledikleri salevatı kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerifi arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Burası Cennet bahçelerindendir. Kabr-i şerifini ziyaret etmek, taatların büyüğü ve ibadetlerin en kıymetlisidir: “Beni ziyaret edene şefaatim vacip olur” buyurmuştur.

Kıyamet günü kabirden en önce O kalkacaktır. En önce O şefaat edecektir. En önce Onun şefaati kabul olunacaktır. Cennet kapısını önce O açacaktır (sallallahü aleyhi ve sellem).

 
Okunma Sayısı:6907 Eklenme Tarihi:21.07.2006 21:02:24 Ekleyen :Muhammed SEYDAOĞLU
ALTIN SİLSİLE

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V) HAYATI

Hz. EBUBEKİR SIDDIK (R.A.)

Hz. ALİ (R.A)

Hz. HÜSEYİN (R.A.)

İMAM ZEYNEL ÂBİDÎN (K.S.)

Hz. HASAN (R.A)

HASAN-I BASRÎ (K.S.)

KÂSIM (Fakih) BIN MUHAMMED

HABÎB-İ ACEMÎ (K.S.)

DÂVÛD-İ TÂÎ

İMAM MUHAMMED BÂKIR

CÂFER-I SÂDIK

İMAM MÛSÂ KÂZIM

İMAM ALİ RIZÂ (K.S.)

MA'RÛF-I KERHÎ (K.S.)

SIRRÎ SEKATÎ (K.S.)

EBÂ YEZÎD-I BISTÂMÎ

CÜNEYD-İ BAĞDÂDÎ

EBÛ ALİ ROZEBÂRÎ (K.S.)

EBÜ'L-HASAN-I HARKÂNÎ (K.S.)

ŞEYH ABDÜLKÂDİR GEYLÂNÎ (K.S.)

EBÛ OSMAN MAĞRİBÎ (K.S.)

EBU ALİ KATİB (K.S.)

EBU KASIM CURCANİ (K.S.)

EBÛ ALI FÂRMEDÎ (K.S.)

YÛSUF-I HEMEDÂNÎ (K.S.)

YÛSUF-I HEMEDÂNÎ (K.S.)

AHMED YESEVÎ (K.S.)

ABDULHALIK GUCDEVANİ (K.S.)

ÂRİF-İ RİVEGERÎ (K.S.)

MAHMUD İNCİRFAĞNEVÎ (K.S.)

ALİ RÂMİTENÎ (K.S.)

MUHAMMED BÂBÂ SEMMÂSÎ (K.S.)

SEYYİD EMİR KÜLÂL (K.S.)

Seydam.org web sitesi mPa tarafından yapılmıştır.    
   

/html>